“7”(Şekspir Müzikali)

“hayata

Sahnede ömrünün yedi çağını yaşamaya hazırlanan bir adam ve dört “soytarı”/“soykarı”… Türk usulü Shakespeare müzikali… Çokça keyifli ama yer yer “fazla mı bizden olmuş” diye düşündüğüm bir oyun izledim. O kadar ki, Ali Saydam’ın:

“Şimdi rahatlıkla iddia edebiliriz ki, mesela Rapaille’e göre “Haluk Bilginer’in Şekspir Müzikali geniş halk kesimlerinden itibar görmez; sadece büyük kenderdeki ‘zihinleri vaftizlenmiş'(Ömer L. Mete’nin ruhu şad olsun) ecnebi aydınlarımız tarafından bağıra basılır…” (Marketing Türkiye, 15 Aralık 2009)

görüşünün tam tersine, bende, İstanbul seyircisini avucunda tutmak isteyen yanıyla, bir parça ticarî ögelere prim verilmiş, “Ham Çökelek”in bile kendine yer bulabildiği bir “Şekspir” yorumu izlenimi uyandırdı. Öncelikle adı bile yerlileşmiş, kolay söylenir Şekspir oluvermişti. Sahnede de “Vilyım Şekspir” yazılıydı.

Yedi

Oyunun künyesi, hakkında yorumlar, fotoğraflar ve gülümseten “prova notları” burada. Müziklerin altındaki imza Tolga Çebi; çeviri Haluk Bilginer’e ait. Ayrıca, çevirilerinden yararlanılan yazar ve şairlerin adları da sitede belirtilmiş. Yönetmen, Kemal Aydoğan.

Yönetmen demişken, Haluk Bilginer’le Ezel Akay’ın konuk olarak katıldıkları Gece Gündüz programını dinlerken aldığım bir notu yazmanın sırasıdır şimdi. Sinema ve tiyatroda yönetmen ve oyuncunun rolü üzerine konuşulurken, Haluk Bilginer, gülümseyerek ve tartışmasız bir gerçeklik olarak dedi ki:

Sinemada son söz yönetmenindir. Ağzınla kuş tutsan yönetmen istemezse o sahneyi çöpte bulabilirsin.

Tiyatroda oyuncunun önemine dikkat çekti ama önemli bir ayrıntıyı da özellikle vurgulama gereği duydu. Tiyatroda oyuncu bağımsız hareket etmeye kalkarsa, oyunun genel yapısını bozar. Tiyatro sanatçısını, yönetmenle ilişkilendirerek tanımladı:

“Yönetmenin gördüğü dünyanın içine kendini oturtmuş oyuncu…”

Yönetmenin gördüğü dünya, Shakespeare’in gösterdiği dünyadan seçilmiş tümcelerle örülüydü. Erkeğin yaşamının yedi çağı, birden çok ve birbirine paralel ögeyle verildi. Yedi çağ, ardı ardına akarken, eş zamanlı olarak, saatler de maviden pembeye, pembeden kırmızıya, kırmızıdan siyaha döndü; perdede, yıldızlar, çocuksu figürlerden, Eros’un okuna ve kalbe, silahın karmaşasına, dayatan bir ele dönüştü; soykarıların, soytarı kostümleri üzerine giydikleri sütyenler de naiften tutkuya, tutkudan bezmişliğe doğru renk değiştirdi; her çağın başlangıcında, oyunculardan birinin sahneye getirdiği kuklamsı Shakespeare figürü, biçim değiştirdi vs. vs. Atladığım ayrıntılar vardır muhakkak… Aklımda bunlar kaldı.

Doğu mahallesinin akıllı delilerine karşılık Batı mahallesinin soytarıları vardır ya akıllılara inat bir şeylerin asıl farkında olan…. Bu oyunda, Haluk Bilginer’e böyle dört soytarı eşlik etti. (Onların “soykarı” olarak nitelendirildiğini Oyun Atölyesi sayfasında gördüm ki ben her durumda “karı” sözcüğünden iğrenirim. ) Dört genç oyuncuyu, sesleriyle de oyunculuklarıyla da çok çok beğendim.

Shakespeare’in oyunlarından bu müzikale hangi satırlar düştü tam kestiremedim. Kral Lear, Hamlet ve Macbeth’den tanıdık tümceler yakalayabildim sadece. Arada Türk”çe” ifadeler de yok değildi….

Sahnede izlediğim beşinci Shakespeare oyunu oldu bu. Klasik Shakespeare uyarlamalarından farklı bir tat olarak, Bir Yaz Gecesi Rüyası (opera formuyla), Hırçın Kız, Othello ve Kral Lear’ın yanına ekleniverdi.

Bir Cevap Yazın