Adını Sen Koy yahut Senaryoyu Seyirci Yazsa!…

adını sen koy: günlük dizi

Bir akşam üstü TRT1’de verilen günlük bir diziyle karşılaştım: Adını Sen Koy. Hep aynı saatte, aynı rutin ama dikkat gerektiren bir okumayı yapmak durumunda olduğum için, -muhtemelen “günlük” olmasının cilvesiyle- konuşmaların, düşünmelerin, bakışmaların ve hatta bir yerden bir yere kıpırdanmaların bile saniyelerce uzadığı bu dizi de hayatımın kıyısında sessizce kendine bir yer buldu. (Rutin işlerin sıkıcılığını tv ile azaltan grup üyesi kontenjanından….)

adını sen koy

adını sen koy: film

Önce adı bir yerlerden hatırladım. Adını Sen Koy (2009) bir filmin de adıydı ve Tuna Kiremitçi’nin Git Kendini Çok Sevdirmeden (2002) romanı çevresinde yine Kiremitçi’nin yazdığı senaryoyla çekilmişti. Dizinin bir bağı var mı diye merak ettim. Yok.

adini-sen-koy

“Filmin hikayesi:

Can (Ali İl), delice sevdiği Aybige (Melis Birkan) ile bir hafta sonra evlenecektir, ama hayatının kadınını çocukluk arkadaşı Ilgaz (Cemal Toktaş) ile tanıştırdığında, garip bir şey olur.

Ilgaz’ın Aybige’ye karşı tutumu şaşılacak kadar soğuktur. En güvendiği arkadaşının bu tavrı, Can’ın nişanlısından kuşku duymaya başlamasına, Aybige’nin de huzursuz olmasına yol açar.

Ilgaz’ın intihar saplantılı ağabeyi Harun (Ahmet Mümtaz Taylan) çıkagelince, olayların seyri birdenbire değişir. Beklenmedik sırların açığa çıkmasıyla nikahtan önceki son hafta Aybige, Can ve Ilgaz için hayatlarının sınavına dönüşecektir.” (Bilgi şurada)

adını sen koy: roman

Bu arada adı, Adını Sen Koy olan başka bir romanla karşılaştım. İtalyan asıllı Kanadalı bir yazara aitmiş: Mauro (Mevlud) Martino. Önerilen bir roman olarak belleğime kaydettim. Sitelerde, birbirini tekrarlayan kitap arkası bilgilere göre:

adini sen koy

“Polonya’dan Amerika’ya göç eden turşucu bir ailenin çok katmanlı hikâyesi bu… Geçmişin, geleceğin, kültürlerin, tarihin ve özellikle de dinlerin sorgulandığı bu romanın büyüsüne kapılmaya hazır olun…”

Aynı taramada, başka kitaplara de denk geldim. Kitap adı aynı, yazar-şair farklı…

Her neyse… Blog, okuma üstüne olunca, metin kendini oralara çekiyor ister istemez…

Asiye Nasıl Kurtulur

adını sen koy: dizi izleyicileri…

Aynı taramada başka bir şeye daha denk geldim ve ilgiyle takip etmeye başladım: Basbayağı epik tiyatro kıvamında, Asiye Nasıl Kurtulur? (Vasıf Öngören) tadında seyircinin müthiş duygusal tepkilerinden, değerlendirmelerinden, -yetmedi- önerilerinden oluşan interaktif bir iletişim diliyle karşılaştım. Elbette, teee Kaçak dizisinden, Zengin ve Yoksul’dan, Kurtlar Vadisi’nin Çakır’ından bu yana haberlere konu olan, mevlid düzenlemeye varan duygusal bağlılıkları biliyordum. Muhtemelen web siteleri aracılığıyla ya da sosyal mecralarda bu duygusal bağlar çok önceden beri süregelen bir şeydir de bana uzak kalmıştır. (Gerçi, yıllar önce, yine TRT’de -sanırım hâlâ devam ediyor- yaşlı insanların hayat hikayelerini ve deneyimlerini anlatan Ömür Dediğin programını çok severek izlediğim için dayanamayıp bir blog yazısı yayınlamıştım ve birkaç kez programla hiçbir bağım olmadığını belirttiğim halde, “Bizim dedemizi, ninemizi de ziyaret edin!” yollu o kadar çok telefon numarası almıştım ki yorum bölümüne, bir süre sonra, kendimi o yazıyı kaldırmak zorunda hissetmiştim.)

Tekrar sadede geliyorum: Orijinali zaten Kanal 7’de Bir Garip Aşk adıyla oynanmış ve bitmiş, Vikipedi’ye göre, “Hintçe söyleyişi: Iss Pyar Ko Kya Naam Doon?, Türkçe tercümesi ile: Bu Aşkın Adını Ne Koymalı?” olan bu dizi ile seyirci arasındaki bağ, dizinin adına da çok uygun! Seyirci, Zehra ile Ömer arasındaki, arkasındaki, çevresindeki hiçkimseye tahammül edemiyor! Sadece Zehra ile Ömer’in aşkını görmek istiyor ve eline geçirse parça pinçik edeceği senaristi yahut senaristleri, hemen her konuda uyarıyor. Yetmiyor, yeni senaryolar yazıyor, kılık kıyafetlere, sözlere, durumlara müdahale ediyor. Bazen, ya gerçekten sözleri kaale alındığı için ya da tesadüfen bir uyuşma olduğunda, dilini yumuşatıyor ve teşekkür ediyor yahut sevimli, alkışlı emojilerle desteğini gösteriyor ya da kendisine tepkisiz kalındığını düşünüp öfkesini doruklara çıkarıyor.

Misâl –imlâya dokunmadan– : )

  • “Ya senarist yeter artık bee. Hiç mi izleyicilerinize sayqınız yok? Nasılki bi futbol takımı taraftarsız bi işe yaramadığı gibi, izleyicisizde bir dizi hiç bir işe yaramaz.”
  • “Ömer ömrümü yedin.Ya Zehra yi takip edeceğine sana bunları kim gonderiyo onu bulsana .Ya bi git Ömer yaa”
  • “Senaristi çok merak ediyom . Bukadar konuşmayan insan modelini nerde buldu. Azcık gercekci olun lütfen ve biraz hareket bişeyler ilerlesin …”
  • “Anam Zehra yada güvenilecek bir husus yok ki Ömer kaç kez biryere gidince bana haber ver diyor bir mezaj gelince bilgim olsun diyor ama yok arkadaş bir mezaj yada not gelir Zehra hemen orda başına gelen bunca olaydan insan hiçmi ders almaz bu kadar geri zekalılıkta olmaz”

Dizinin TRT’de yayınlandığını hatırlatarak, “daha yerli, millî, ahlakî ve dinî” olmasını telkin edenler de az sayılmaz. En keyifli grup, devam bölümleri için kendi “mutlu son”lu senaryolarını yazıp paylaşanlar… Bir de izlemeyip “reyting” sıralamasını düşürmekle tehdit edenler var. :)

Tamamen interaktif sayılmasa da bir yanıyla öyle de denebilecek bir iletişim bu. Program ekibi, günlük bilgilendirmelerde bulunuyor, zaman zaman canlı bağlantılar kurabiliyor; bazı siteler “tüyo”lar verebiliyor ve seyirci de anlık tepkilerini söze döküyor.

Kurmaca dünya ile gerçeklik arasındaki bağın garip bir şekilde sıfırlandığı bu dil, yepyeni bir gerçeklik durumu, en azından benim için… İlginç!… Varmış, haberim yokmuş! Senaryo da bir metin diliyse, ve seyirci de bu dilin okur ayağıysa, göz önünde tutmakta yarar var.

Bir Cevap Yazın