Başlangıç (Dan Brown)

Edmond Krisch, evrenin başlangıcına dair bütün dinlerin verdiği yanıtları boşa çıkaracak bir açıklaması olduğunu belirtir. Görüşlerini önce üç büyük dinin önde gelen kişilerinden birer temsilciyle, bir piskopos, bir haham ve bir İslâm âlimiyle paylaşır. Sonra, evrenin varoluşuna ilişkin açıklamasını, yapay zekâ üretme düzeyinde hakim olduğu bilgisayar dünyasının olanaklarını kullanarak tüm dünyayla da paylaşmak ister… ve olaylar gelişir.

Başlangıç

Guggenheim Müzesi (Bilbao)… Dünya, “Nereden geldik? Nereye Gidiyoruz?” sorularının yanıtına davetli…

(İlk 200 sayfayı romanın çıktığı gün okuyup buraya not düşmüştüm; üçüncü günün sonunda soluksuz bitirince notlarımı da güncelledim.)

Başlangıç, bilimin, sanatın ve dinin baktığı ufuklarda T=0  noktasının nasıl göründüğüne dair keyifli bir okumaya davet gibi duruyor.

Krisch’in tartışmaya açtığı konu: Bilim mi din mi? Başlangıç romanı nereden gelip nereye yol alındığına dair bir yanıt ararken, bu iki alan kendiliğinden sürece dahil oluyor. Robert Langdon için bu sorunun yanıtı nettir: Bilim ve din, birbirini engellemez. Langdon’ın Harvard’dan öğrencisi dahi Edmond Kirsch farklı düşünür: Dinler, nereden gelindiği sorusuna mitlerle yanıtı bulmuş ama bir hükmü yoktur. Kirsch’e göre, nereden gelindiğine ve nereye yol alındığına yanıt verecek tek yetkin alan bilimdir. Romanın entelektüel omurgasını yönlendiren güçler savaşı da onun radikal çıkışlarıyla bağlantılıdır. (Kurmaca dünyadaki olay akışının perde arkası, kişisel dramlara bağlanacak ve bir ölçüde roman düzlemindeki entelektüel çatışmaları da açıklayacaktır.)

Başlangıç

“’Evet! Bu iki gizem insanlık deneyiminin kalbinde yer alıyor. Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? İnsanlığın başlangıcı ve kaderi. Bunlar evrensel gizemler.”

Gözlerini kısan Edmond, Langdon’a beklentiyle baktı.

‘Robert, yaptığım buluş… her iki soruyu da açıkça cevaplıyor.’”

Bir açıklama var, sürprizli bir son da… Kitapta da bahsi geçen Uzay:2001 filmini yıllar önce izlediğimde, giderek yaklaşan ışık huzmesiyle birlikte evrenin sırrını öğreneceğim sanmıştım, ne uzun bir sahneydi! Aynı efekti, Başlangıç romanı da veriyor. Bulacağınız nedir? Ne aradığınıza bağlı… Başından sonuna, roman sorar, okur beyin jimnastiği yapar: Din mi bilim mi, hem din hem bilim mi… Geleceğin yanıtını en iyi hangisi verir, yan yana mı yürür, yan yana yürümeli midir, birbirinden bağımsız mı ilerler, birbirini besleyen yanları var mıdır? Olayların akışı da bu sorulara verilen yanıtlar da sürükleyici…

yapay-zeka

bilim demişken, gelinen noktadan gidilen noktaya doğru yabana atılmayacak bir üretim nesnesi: yapay zekâ

Edmond Kirsch tarafından üretilen, yazılımlarıyla yapay zekânın ulaştığı sınırları gösteren bilim ve teknoloji şöleninde, basbayağı bir roman kişisi olarak yerini alan Winston’ı da atlamamak lazım. Zeki, kültürlü, espri bile yapabilen, duygusuz ama karar verme yetisine sahip olan Winston, bakalım size de Putin‘in geçenlerde kullandığı iki cümleyi hatırlatacak mı? Putin’le Yandex kurucularından Arkady Volozh arasında geçen konuşmadan:

-“Bizi ne zaman yemeye başlayacaklar?

-Umarım asla. Robotlar ve yapay zekalar bizden bir şeyleri daha iyi yapan ilk makineler değiller. Kepçe de bizim kürekle kazmamızdan daha iyi iş çıkarıyor ancak bizi yemeye çalışmıyor.

-Onlar düşünmüyorlar.”

bilişim ve iletişime bir çift laf…

Bil- ve ilet- eylemlerinin bilişim ve iletişim sektörlerindeki hemen tüm karşılıklarının izini Başlangıç romanının sahiden nefessiz okutan sayfalarında yan ürün olarak sürmek de mümkün: Haberi bulma, yorumlama, amaca uygun üretme veya yeniden üretme, sunma; sunum araçları, blog ve haber sitelerinin ziyaretçi çekme taktikleri, internetin görünür ve karanlık yüzleri, yapay zekanın erişim alanları; bilgiyi tüketen son kullanıcıların bir ölü başında fotoğraf çekip yayma ve beğeni alma güdüsündeki acımasızlık ile yazmak ve yaymak için yaşanır hale gelişteki ilkellik yahut en basitinden sosyal medyanın akan iletilerini kaçırmak istemezken hayatın kaçtığını göremeyişteki gaflet… Hemen tamamına ince dokunulmuş satırlar…

kitabın sürprizi: william blake…

Üçüncü günün sonunda romanı bitirince gördüm ki ilk günün okumasındaki çağrışımlara gelesiye, Başlangıç’ta Edmond Krisch’e hatta olay akışına yön veren epeyce bir kitap ufku varmış değinilecek:

Başlangıç

Ancient of Days (William Blake)

Edmond Krisch’e ait kütüphanede, dipnotla Türkçede de yayınlandığı belirtilen, hemen tümü, evrenin varoluş hikâyesini din odaklı açıklayan görüşleri tartışmaya açan bir dolu kitap adı sıralanır. Onlar bir yana, “Tanrı” ile derdi olan iki ünlü isim, Nietzche ve William Blake, özellikle de çizimleri ve şiirleriyle Blake, romanın ilerleyen sayfalarında kilit özellik taşımakta… Tam içimden, bu kadar evrensel bir tema için Shakespeare neden hatırlanmaz ki diye geçirmiştim ki başka bir kilit noktada Shakespeare bahçesiyle karşılaştım. Fareler ve İnsanlar (John Steinbeck) ile Frankestein (Mary Shelley) da okurları kendi duraklarında bekler. Hepsinin akıştaki yeri, uyandırdığı merakı ve keyif de okurlara kalsın deyip keseyim.

bir roman, birkaç çağrışım…

Dan Brown kitaplarını seviyorum; polisiyenin sürükleyiciliğinden keyif alıyorum, uzak geçmişe dair mitolojik ayrıntılar öğreniyorum yahut bildiklerimi tazeliyorum, hemen her satırı eylemlilik içerdiği için beynim aynı anda hareketli bir filmi de çekiveriyor. Kilise, kütüphane, müze ve –bu romanla İspanya’yı da ekleyelim– Dan Brown adları yan yana geliyorsa, sanat tarihinde de esaslı bir genel kültür turuna hazırsınız demektir.

Başlangıç
Sagrada Familia… Gaudi’siz bir Barselona ve Başlangıç düşünmek zor

Başlangıç romanı bunların yanına başka çağrışımları da ekledi. Dan Brown bu romanlardan esinlendi şeklinde bir başlıktan ziyade, geçmiş okumaların kendini hatırlatması diyelim:

  • Görkemli bir manastırla açılan roman, manastıra giden adamın izlenimleri ve din çevrelerini rahatsız edecek bir gerçeğin öğrenilmemesi için işlenen bir cinayet… Daha manastır betimlemesiyle okumaya eşlik etmeye başlayan Gülün Adı (Umberto Eco).. O romanda da, Hz.İsa’yı çarmıha geren zihniyetin günahını çekmeye ve hiç dinmeyecek bir acıya yazgılı Hristiyan dünyanın, Aristo’nun bir kitabında gülmeye dair ve gülmeyi öven satırlarından haberdar olmaması için işlenen cinayetler dizisi vardı.

Başlangıç

Montserrat Manastırı ve Dağı (Barselona)… Domino taşları misali bir sürecin başladığı yer… 

  • Cinayet mahallinde bulunan özgür ruhlu hatun, Prens Julian’ın nişanlısıdır ve Julian’ın kafası karışıktır. Devlet işlerine piskoposun müdahale gücünden rahatsız olan Komutan Diego Garza ile Julian’ın yıllarca öğretmenliğini de yapmış Piskopos Valdespion arasındaki yönetim erkine dair varlık mücadelesi, hem de bunun Julian’ın gözü önünde gerçekleşmesi, Kırmızı ve Siyah (Stendhal) romanında, kendi geleceğini ararken askeriye ile kilise arasında gel git yaşayan Julien Sorel’in hikâyesini hatırlattı.
  • Semavî ve diğer tüm dinlerin reddiyesine dayalı iddianın açıklanıp savunulduğu sayfaları okurken, o sayfalara beynimde  yandan eşlik eden iki kitap: Kabil (Saramago) ve Empati (Adam Wafer). Empati, cinayet organizasyonunda da aklımdan geçmedi değil…

tahlil yok ama tasvirler cezbedici

Dan Brown romanlarında, hemen hiç, herhangi bir ruhsal çözümlemeye yer verilmiyor. Kişilerin olaylarla biçimlenen hayatlarını veya etkilenen ruhlarını yine olayların içinde görmek mümkün. Yazar,  buna karşılık, romanın başında da belirttiği üzere tümü gerçek olan mekânları o kadar ayrıntılı ve o kadar görmeye özendirecek biçimde anlatıyor ki kitabı o mekânlarda okumak yahut yeni bir yaz seyahat planı yapmak geliyor içinizden. Bu roman da İspanya’ya davet tadında…

(Çevirmene not: Ne güzel etmiş, ne çok emek vermişsiniz de şu “için” yerine, herkes gibi yanlış olarak “adına” sözcüğünü kullanmayaydınız, iyiydi.)

*** Dan Brown, Başlangıç, Altın Kitaplar, Ekim 2017 (çeviren: Petek Demir İncek)

6 Yorum: “Başlangıç (Dan Brown)

  • Büyük bir heyecanla kitabı dün akşam saat 20 de elime aldım. Saat 19 ve kitap bitti. Beklentinin büyüklüğüne bakın ki 534 sayfalık kitabı 23 saat içinde bitirdim. Ama sonuç tam bir fiyasko. Kitabın giriş ve gelişme bölümü nirvana vaadederken sonuç bölümünde 3 katlı apartman tepesinde kendinizi aptal aptal sağa sola bakarken buluyorsunuz. Serinin önceki kitaplarının gölgesinde belki kendine yer bulur.

    • Bütün kitap ve hatta PR çalışması, neredeyse evrenin gizemini çözecek bir kitap geliyor beklentisini yükseltince, okuduğumuzun kurmaca bir eser olduğunu ve nihayetinde evrenin Dan Brown’un ufku kadar görünür olacağını sanıyorum unuttuk. Çoğul kullandım çünkü ben de daha farklı bir “keşif”! bekledim sanki. Ama Uzay:2001’den akıllanmışlığım var. :)

  • Çok keyifli bir yazı olmuş. Kitabın teknolojinin gelecekte bize neler sunacağı ile ilgili düşündürücü konusu açısından bakarsak diğer Dan Brown kitaplarından ayrıştığını düşünüyorum. Bir Asimov fütürizmi yok tabii ki ama yakın gelecek hakkında güzel öngörüler barındırıyor.

    Mekanlar ve eserler ile ilgili ben de görsel bir rehber hazırlamıştım, göz atmak isterseniz eğer bloguma beklerim.

    Keyifli okumalar. :)

    • Okudum. Aklımda olup üşendiğim bir şeyi yapmışsınız.:) İyi de yapmışsınız. Sadece Campbell’dan emin olamadım.

  • Özcan Güneş

    15/10/2017 at 23:35 Cevapla

    Okudum, yorumum: Dağ Fare doğurmuş. Güzel bir başlangıç ama çok acemice, Don Brown ismine layık olmayan çok basit, mantıksız, kopuk…. kötü bir kitap olmuş. Okuyucuda yarattığı beklentiyi kesinlikle karşılamıyor. Vakit kaybı.

    • Bugün, Ertuğrul Özkök’ün Dan Brown’la söyleşisini okudum.
      Özkök sormuş: “- Bununla birlikte kitapta Darwin’in Evrim Teorisi’ni sıkı bir şekilde savunuyorsunuz ama orada da hep bir sorunuz var. Darwin’den bir saniye öncesi neydi?”
      Dan Brown yanıtlamış:“Onu bilseydim, bambaşka bir kitap yazardım.”

Bir Cevap Yazın