Bektaşi Şair Ahmet Rıfkı’nın İzinde Bir Kaç Hatıra…

Benim zamanımda, lisansüstü eğitimin ilk basamaklarında, tez aşamasında genelde monografi veya dergi tarama çalışmaları verilirdi. Şimdi de öyle midir bilmiyorum. Yararlı çalışmalardır, büyük resmin bir pikselini/mozaik parçasını/rengini her ne ise işte, onu da siz bulmuş ve yerine koymuş olursunuz. Daha bir usta-çırak, asistan-hoca emeği gerektiren bu tür çalışmaları asistanken yapmak istememiştim. Daha zor şeylerin peşindeydim! Dar zamanlara sıkıştırılmış ve niyeyse zorla koparılabilmiş yaz izinlerinde, Ankara’da Millî Kütüphane’nin serin salonlarında; İstanbul’da, Beşiktaş’taki Atatürk Kitaplığı’nda, Beyazıt’taki Devlet kütüphanesi’nde ve araştırma konusunun sürüklediği diğer resmî yahut özel kütüphanelerde devirdiğim dergi sayfalarından devşirmek istediklerim kat be kat fazlaydı benim!

Neyse, bigün bir monografi hazırlamaya karar verdim…Çalışacağım kişi genel geçer edebiyat tarihlerinde kendisine yer bulması mümkün olmayan, dönemi içinde edebiyata sesini katmış ve orada kalmış isimlerden biri idi: Ahmet Rıfkı. Keyifle çalışmıştım Kendisi ve yazdıkları keyifliydi çünkü her şeyden önce bir bektaşi şairdi ve kalemi mizahîydi. Sayesinde ikinci meşrutiyet yıllarının mizah dergilerini de tanımıştım. Bir de kızı ve torunlarından biri başta olmak üzere yeni insanlar…

Ahmet Rıfkı, Bektaşi Sırrı

Bugün torunlardan birinden bir mail aldım. Öğrendim ki Ahmet Rıfkı’nın Bektaşi Sırrı kitabı günümüz harfleriyle ve sadeleştirilerek Post yayınlarından basılmış (Sadeleştirme: H.Dursun Gümüşoğlu, Latin harflerine aktarma: Erdoğan Ağırdemir, Fidan Batmansuyu). Benim uzunca makalem de kaynaklar arasında yer almış. Maille epeyce gerilere gittim. Hatırladığım bikaç şey de “hayata dipnot” hanesine düşsün istedim şimdi.

    • Dr.Hüsrev Hatemi, beni küçük bir sahafa götürdü. Araştırma yapmışım, eser peşindeyim. Kafam da biraz karışık. Çelişen bilgiler var, doğrulayamıyorum. Sahafta dükkan sahibi dışında biri daha oturuyor. Kim olduğunu bilmediğim o kişi, konuşmalara kulak misafiri oldu ve sorunumu çözdü: İki Ahmet Rıfkı varmış, biri “hain” olarak anılan bir karikatüristmiş; diğeri benim çalıştığım şair, az buçuk “sosyalist” ve inanmış bir Bektaşi…
    • Bu ayrım ortaya çıkmadan önce, Deniz Müzesi’nde çalışması dolayısıyla, Prof.Dr.İskender Pala’ya da telefonla ulaştığımı onun yönlendirmesiyle Ankara’da ATASE (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı)’ye mektup yazdığımı, kayıtlarında o dönemlerden öyle birinin yer almadığını öğrendiğimi de hatırlıyorum.
    • Doktora hocam Prof.Dr.Orhan Okay’ın yönlendirmesiyle –o zamanki akademik ünvanını hatırlayamadımProf.Dr.Abdullah Uçman’a da gittim ve çok desteğini gördüm. Marmara Üniversitesi’nde uzun kaldığım bir gündü ve günün sürprizi, kapıda görünen Hilmi Yavuz’du. “Doğu’nun Sevdaları” şiiri üzerine sohbet etmiştik.
    • Unutamayacağım bir arşiv ev: Taha Toros’un Etiler’de Boğaz’a nazır kitaplık evi… Toros’a o dönemde yardımcı olan, beni de evinde bir gün ağırlayan genç bir master öğrencisiyle gitmiştik. O günün de sürprizi tarihçi Prof.Dr.Zafer Toprak’tı. Tesadüfen oradaydı. Taha Bey’in orjinaline el bile sürmeye kıyamayıp fotokopilerini de kendisi çekip yahut çektirip bana teslim ettiği gazete kupürleri ve Ahmet Rıfkı’ya ait fotoğraf da çok işime yaramıştı. Yalnız titizliğini görünce, aklımdan Elias Canetti’nin muhteşem Körleşme romanının kitapları konusunda uç safhada hijyenik, titiz ve takıntılı profesörü de gelmedi değil! O arşiv şimdi İstanbul Şehir Üniversitesi’nde…
    • Ahmet Rıfkı sayesinde zarif bir İstanbul hanımefendisi ile de tanıştım. Kızı Tabende Hanım ve torunuyla dolu dolu bir gün geçirdim.Her ikisi de çok ilgili ve konukseverdiler. Asker eşi Tabende Hanım sayesinde orduevinde güzel bir yemek yediğimi ve İstanbul manzarasını seyrettiğimi hatırlıyorum. Şimdi de öyle midir bilmiyorum ama hiyerarşiye ait minik bir ayrıntıyı da o gün öğrenip şaşırmıştım. Oturduğumuz yerden kalkıp başka bir açıdan daha İstanbul manzarası görmeye yeltenince Tabende Hanım, rütbelere göre sınırlar olduğunu söylemişti. No comment!

Füsun Hanım, bir maille beni nerelere götürdünüz. Çok yaşayın… Upuzun makaleden blog için de kısa bir not hazırlayıp koyarım muhtemelen…

EK: Blog notunu yazdıktan sonra, Füsun Hanım’ın sorduğu bir ayrıntı için makaleyi tekrar okuduğumda, orada yer verdiğim başka bir hoş ayrıntıyı gördüm. Ahmet Rıfkı’nın arkadaşı yazar Refik Halit Karay‘ın Tabende Hanım’a yazdığı 8.2.1964 tarihli mektuptan:

“Sevgili kızım Tabende Hanım,

Mektubunuzu sevinçle aldım, hem afiyette olmanıza hem küçük kızımız Füsun’un başarısına pek memnun oldum. Kopyasını yolladığınız yazısı o yaştan ve şimdiki nesilden beklenmeyecek kadar olgun, az satıra çok fikir yerleştirebilmek bakımından da değerli, gerçekten güzel. Tebrik ederim. Sevdiğim ve saydığım dedesi sağ olsaydı -belli etmemekle beraber- sevinirdi. Nur içinde yatsın, müstesna bir şahsiyetti.

İstanbul’dan geçerseniz bize uğramanız ve ara sıra afiyet haberinizi vermeniz ricasıla sevgilerimi bildirir, refikamla birlikte iyiliğinizi dileriz, kızım. Refik Halit.”

Bir Cevap Yazın