Bir Park Hikâyesi…

Evim bir parka bakıyor. Hemen her gün düzenli yürüyüş yaptığım, her daim kalabalık, şenlikli bir park… Bazen yürürken yanlarından geçtiğim ikili, üçlü kadın gruplarının cümlelerinden başı sonu belli hikayeleri tamamlayabildiğim bile olur. Yürüme yolu çok uzun olmadığı için, her tamamladığım dairede denk gelip kulağıma çalınan iki üç cümleden kendiliğinden çıkan, ömürleri belleğimde parktan ayrılıncaya kadar süren hikayeler… Bugün, evin penceresinden parka bakarken çok tanıdık birini andıran bir kadın gördüm. “Hayata dipnot”larımdan biri olsun istedim, sonra birkaç notlu bir park hikâyesi geçti içimden. “Hikaye” sözün gelişi, hepsi bu kategorideki diğer yazıların içeriği gibi kişisel hikayemin gerçek dipnotları.

I.

bir park hikâyesi

Yıllar önce Ankara’ya yeni bir hayat kurmak üzere gelip sokağa bakan bir eve yerleştiğimin ilk günlerinde, posta kutumda bulduğum bir çağrı mektubuna çok şaşırmıştım, ürkmüştüm de. Adlî bir vaka meydana gelmiş, ben de tanık olarak çağrılıyım! Hayır, yani, bir başka şehirde manzara niyetine Akdeniz’den ötesini bilmezken, Ankara’nın göbeğinde bir vakaya tanık olmak! Schrödinger’in kedisi zannedilen mahluk aslında benmişim! Adliyeyi aradığımı ama derdimi savcıya anlatmam gerektiği yanıtıyla moralimin bozulduğunu hatırlıyorum. Neyse, birkaç gün sonra, bu henüz yabancısı olduğum apartmanın yöneticisi, bir yanlış anlama olduğunu ve bunun anlaşıldığını, çünkü evin arkasındaki parkta meydana gelen olay için kendi evimin konumu nedeniyle zaten öyle bir tanıklığım olamayacağını söyledi. Geçti, gitti. Tedirginliği bir süre bakî kaldı!

II.

bir park hikâyesi

Dört beş yıl önce… Dikmen Vadisi’ne bakan havalı Park Evleri’nden birine davetliyim. Güzel okul müdürümüz, hatun öğretmenlerden bir grubu evinde ağırlıyor. Ev, vadiye bakıyor. Biz balkonda oturuyoruz ve ben vadinin, taraçalı yapısında daha bir güzel görünen sonbahar ağaçlarına hayran kalıyorum. O günden sonra iflah olmayıp ille de mevsim geçişlerini ağaçlardan seyredeceğim bir ev hayalini kuruyorum. Gerçi, ODTÜ kampüsü içinde çalıştığım için bunu doyasıya yaşadım ama evimin pencereleri de böyle bir ufka baksa ne güzel olurdu! Param “vadi manzaralı” için yetmediyse de bir yılbaşı, hem de karlı bir günde görüp içime sinen ve şimdi oturduğum park manzaralı evimi alabildim. Tamam, park var, park var! Olsun!… Benim evim, benim parkım :) İkisinin ortak özelliği, küçük, mütevazı ve iç açıcı olması…

Dikmen Vadisi demişken…

Dikmen Vadisi‘ne her gidişimizde, güzelliğinin hak etmediği bir ıssızlıktan yakınırdık. Giriştekiler hariç, işletilmeyen boş tesisler de hep hüzünlü gelirdi. Belki o nedenle, birkaç gün önceki gidişimizde, her zamanki bol gelin-damat fotoğraf çekimlerine ve az sayıdaki tempolu yürüyüş yapan insanlara eklenen kalabalık ve neşe ile sık aralıklarla yerleştirilmiş dondurma büfeleri bize çok güzel geldi. Parkın bir köşesinde, ağaçlardaki baharı resimleyen bir ressamla bile karşılaştık. Belki bir köşede de ortamın “şiir”ini yazan vardı, kim bilir…

bir park hikâyesi

(Nisan sonunda)

III.

Bir iki ay önce, parkın girişinde irice bir ağacın –hangi nedenle olduğunu bilmiyorum- kesildiğini ve bir parçasının aynı ağacın dibinde bırakıldığını gördüm. Toprakla bağı olmayacak şekilde bir betonun üzerine yatmış kütüğün, yeni hali… Bikaç mini dal… Her daim umut var!

bir park hikâyesi

Ne olursa olsun, bahar hükmünü sürer!

IV.

Ben aslında bilgisayar başına, “Türkiye Hikayelerini Anlatıyor” projesinin kitabı hakkında yazmak için oturmuştum. Derken… Salonun penceresinden parkta oturan beyaza çalar sarı renkte ve kısa küt kesilmiş saçları olan bir kadın gözüme ilişti. Tam da bugün Dost’ta yakın aralıklarla yerleştirilmiş, “Asi Gülüşlüm Ah Güzel Antakya”(Hakan Mertçan) ve “Çay Güzeli”(İsmail Saymaz) kitaplarını görüp nostaljik bir duygu yaşamışken… Kadın, belleğimde Antakya’ya gidip Fatma Hanım’ı buldu ve onunla bütünleşti. Özlemişim… Hayatımda gördüğüm en incelikli, en güzel, en hüzünlü ve en güçlü arkadaşlardandı. Hayatının 40’lı yaşlarında master eğitimini sığdırdığında bana “yaşlı”(!) gelmişti. Ne iyi yapmış oysa… Antakya’da fakülteden arkadaşımdı. En son, oğlunun eğitimi için Ankara’ya yerleştiğinde, birkaç kez görüşmüştük.

Bu bir park hikâyesi olarak akan blog notunu bana yazdıran sevgili hocam/arkadaşım… Sizi en son tekrar Antakya’ya döndünüz diye biliyorum. Daha doğrusu, bana döneceğinizi söylemiştiniz. Hayatınız için aldığınız yepyeni kararlarınız vardı. Belki bir gün, yine bir kahve sohbetimiz olur kim bilir.

V.

Parklar benim oturduğum semtte genelde ya bir yazar şair adını taşıyor ya da bir yazar şair adına çıkıyor (Ankara’nın Şair Yazar Sokakları). Bu parkın altında bir minik park daha var, Metin Altıok adını taşıyor, üstünde bir yol var Tevfik Fikret Caddesi’ne açılıyor, caddeyi geçip iki üste tırmanınca Cahit Sıtkı ve üstü Ahmet Arif parkları… Yana gideyim derseniz hemen yanı başında bir cadde uzanıyor, adı Ahmet Haşim. Gayetle edebî takılmak mümkün yani… :) (Bi kapı numarası eksik!!!)

bir park hikâyesi
Bu blog notunu düşerken yoğun yağmurun pencereye verdiği efekt…

Bir Cevap Yazın