Bozkırdaki Çekirdek (Kemal Tahir)

Bozkırdaki Çekirdek (1967), 1943 yılında açılan bir köy enstitüsünün zorlu kuruluş öyküsünü anlatır. Kemal Tahir, enstitünün karşısına çıkan “zor”ları, romanın dokusuna yerleştirerek biri bitmeden diğeri başlayan bir silsile halinde sıralamıştır: Bakanlıkta istemeyenler vardır; enstitünün kurulduğu çevreye yakın köyün ağası ve yandaşlarının çıkarlarıyla uyuşmazlık vardır; köy enstitülerinin kuruluş felsefesini ve uygulamalarını fazla hamasî ve gerçekten uzak bulan öğretmenler vardır; çocukların yaptığı binlerce kerpici bir gecede çamura döndüren doğanın acımasız yüzü vardır…

bozkırdaki çekirdek’in konusu:

Enstitü ülküsüne her şeye rağmen bağlı tek öğretmen, müdür Halim Akın’dır. Gerçi o da geçmişte yaşadığı bir yılgınlığın öğrencilerine nasıl olumsuz yansıdığını gördükten sonra, asla yılmaması gerektiğini, yılarsa domino taşı etkisi yapacağını hesaplamış olabilir. (Bir önceki blog girdisindeki örnek…) Yanında genç bir öğretmen yardımcısı olarak enstitüde göreve başlayan Emine Güleç’in asıl amacı, enstitüler üzerine sosyolojik bir tez hazırlamaktır. Köylü, 1943’lerde pantolonlu bir hatun görmenin şaşkınlığını yaşar. Enstitü onun için iyi bir veri alanı olacaktır.

Emine’nin “Anadolu değil mi Ankara?” sorusuna yanıt, ilk keskin eleştiriyle gelir:

Bozkırdaki Çekirdek

Yaşadığınız yere bağlı… İstanbul’dan geldiniz, Yenişehir’e yerleştiniz.  Girdiniz  kolayca  Gazi Terbiye’ye… Sinemalar, tiyatrolar… Her sabah gelsin gazete… Radyo dinleyin; pikapta klasikleri çalın! Sosyetede danslı çaylar… Biraz şiir, biraz sosyolojik tartışma… Birkaç iri sözle  memleketin  en  çarpraşık  meselelerini  çözüvermek… Sonra, vicdan rahatlığıyla derin uyku… Tez konusu ararken bir «Esdüdü deneyi» çıksın önünüze…  «Hele bakalım, neyin nesiymiş?» diye, alın bir öğretmen yardımcılığı, müteahhit beybabanın özel arabasından inip İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün binin külüstür cipine…  Beş saat sonra da, Anadolu’nun taşını toprağını, insanını hayvanını tanıyın! Yağma var mı?

Bu değerlendirmenin sahibi Nuri Çevik, kadronun çalışkan, diğerlerine göre katı gerçeklerin daha farkında olan ve içten içe Emine’yi seven öğretmenidir. Romanda öğretmen de öğrenci de bol ama en çok aktarılan sahne, bir tür inşaat işçiliğidir; eğitim sürecine dair herhangi bir örneklemeye yer verilmemiştir. Tabloda, kızlar habire yemek pişirir, arada bir Emine’yle birlikte göle yıkanmaya gider; erkekler, çadır kurar, kerpiç yapar, boru döşer vs. Esef, Yıldız, Bekir, Elif İnce, Hanım ve diğerleri… Tek “kötü”, gizliden gizliye Zeynel Ağa’ya ve Deli Derviş’e çalışan Molla Hıdır’dır. Diğerleri öğretmenlerinin öğrettiklerini uygulamaya çalışan, insanüstü çaba ile enstitünün varoluşuna işçilikleriyle omuz veren köy çocuklarıdır.

Bozkırdaki Çekirdek

bozkırdaki çekirdek’te hüzünlü “köy enstitüsü” fotoğrafı:

“Bozkırdaki çekirdek”in neden yeşeremeyeceğini/yeşeremediğini okura gösteren kişi ise Halim Akın’ın arkadaşı ve bir ilköğretim müfettişi olan Şefik Erten’dir. Kitabı tartışmalı kılan dozu ağır eleştiriler daha çok onun ağzından dökülür. Enstitülerin başarılı olamadığını, bunun da köylüyü tanımadan ve aceleyle atılmış adımlardan, çabucak sonuç beklenen bir süreçten kaynaklandığını söyler. Şefik, Bozkırdaki ham cevher”i işlemeye aday Halim Akın’ı alayla yanıtlar:

“-Sözlüğe bir göz ataydın saçmalığını hemen anlardın!
-Hangi sözlüğe.
-Türkçe tabi… ‘Bozkır’a da bakmamışsın, ‘çekirdek’e de…
-Nesine bakacakmışım bunların.
Bakacaktın esdüdücü Halim… bakaydın, belki çıkarabilirdin kendi başına… çekirdeği olsa, bozkır kalır mıydı bozkır?”

Yine de en acıtan saptama, Nuri Çevik’ten gelir:

“Boşuna zorluyormuşuz gibime geliyor, ya bilerek domuzluğumuzdan, ya bilmeyerek alıklığımızdan, düpedüz boşa zorluyoruz.”

Köylünün enstitü sözcüğüne dili dönmediği için “esdidü” demesi, daha sonra aşağılama amaçlı bir kullanımla yaygınlaştırılır. Zeynel Ağa ve müfettiş Şefik Bey “esdidü” diyenlerdendir. Sanki, Kemal Tahir de günlük dilde aynı sözcüğü kullanmayı sever gibidir. Romanda o kadar sık geçiyor ki sözcük bu biçimiyle, özellikle akıllarda kalmaması imkansızdır. (Kitapta “harf devrimi” de bir şekilde nasibini almıştır.)

Bozkırdaki Çekirdek’in dokusu, diyalog ağırlıklı oluşturulmuş. Doğal konuşma dilini aşan uzun konuşmaların hemen tamamında gelişen olayların eleştirisi yapılır. Farklı ortamlardaki konuşmalar aracılığıyla, toplumun devlet, dış ilişkiler, yönetim vs. üzerine algısı da yansıtılmış olur. Tahir, karakter yaratmaktan çok, karakteristik ortamlar oluşturmayı yeğlemiştir. İlk bölümde, “tek parti” genel sekreterinin odasında konuşan milletvekillerinin gündemi ile Ilgaz Pazarı’ndaki alıcı ve satıcıların dünyasını sergileyen sayfalar, okunması zor ama içine girilirse ilgi çekici, düşündürücü ayrıntılarla dolu… Zeynel Ağa, Cinci Nezir, Çopur Ağa, Kambur Şaban, Topal Muhtar ve birçok kişi üzerinden, “ağalık” kurumunun nasıl işlediği, çıkarların nasıl el değiştirdiği ve insanların ne şekilde harcanabildiğine dair birçok köylü kurnazlığı örneği sunulur. Yanık Sultan, herkese ve her şeye karşın, köyün kendince özgür, sözünü sakınmayan tek dişisidir. Kadın demedim çünkü, ona ait tüm vurgular dişiliğine dair… neredeyse tek masum köylü de odur romanda…

“ben sınıfta yokmuşum gibi”

Sınıf içinin doğası gereği etkileşimli ortamında, öğretmen ve öğrencinin birbirine kattığı heyecan ya da birbirinden devraldığı bıkkınlığa güzel bir örnek var kitapta. Üstüne Kemal Tahir’in ayrıca yorumlama gereği duymadığı bu tabloda, Cumhuriyet’in “ülkü”lerini candan benimsemiş ilk kuşaktan bir öğretmenin, Halim Akın’ın bu ülküyü yitirdiği bir dönemdeki ders izlenimi yer alıyor. Yeterince açık ve hüzünlü…

Kürsüde dalmışım. Gazetenin kıyısına bir şeyler çiziyorum. Çocuklar verdiğim yazı ödevine çalışıyorlar. Değişikliği birden farkettim. Eskiden benim sınıfımda, öğrenme sevincinin gerçek düzeni hiç bozulmazdı. Ben konuşurken öğrenciler gözlerime sevgiyle, saygıyla bakarlardı.(…)

Çocukların oturmalarına, yazmalarına, kımıdamalarına bir kendini bırakmışlık, bir başıbozukluk gelmişti. Sanki ben kürsüde yoktum. İkisi pencereden dışarıya bakıyor, biri, ne kadar kızdığımı bildiği halde, rahatça burnunu karıştırıyordu. 244 Cevat esnedi, gerindi, kitabın içinden, bir tavus tüyü aklı, evirip çevirdi, sonra, önünde oturan 87 Sait’in ensesine sürtmeye başladı. Sait önce elini salladı, sinek kovar gibi… Öteki tüyü hemen sakladı. Evet, ben sınıfta yokmuşum gibi davranıyordu 244 Cevat… Kürsünün üstündeki cetveli gördüm. Cevat’ı çağırdım. Öldürme kızgınlığına kapıldığım, yüzümden anlaşılmıyor olmalı ki, hiç duraklamadan, ürkmeden geldi. Pazısına var gücümle vurdum. O günden sonra da, benim sınıfımda gene sarsılmaz bir düzen sürdü ama, bu düzen artık, eskinin sevgiden, saygıdan gelen düzeni değildi. Çocukların ödleri kopuyordu benden… O kadar ki, artık bildiklerini de unutuyor olmuşlardı. Eğitmencilikte bir öğretmen, buraya kadar düştü mü, öğretmenliği hemen bırakmalıdır.

Halim Akın sınıftadır ama öğretmen sahiden sınıfta yoktur; çünkü sınıftaki varlık nedenini kaybetmiştir.

Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek romanı, temelde Köy Enstitüsü gerçeği olmak üzere, 1940’ların tek parti yönetimi, bürokratı, köyü, köylüsü, eğitim anlayışı, II.Dünya Savaşı’nın Türkiye’deki sancılı yansımaları vs. birçok konuda, mizahın gülümsetmekten çok acıtan yüzüyle eleştirilerin hiç dinmeden ardı ardına yapıldığı bir eser… Romanı, Köy Enstitüsü çalışmalarını eleştirdiği için Kemal Tahir’e çok kızan bir öğretim üyesinden duymuştum ilk kez. Nasıl ele alındığını çok merak ediyordum. Öğrendim. Bir şey daha öğrendim. Ben Kemal Tahir’in romancılığını Esir Şehrin İnsanları ve Devlet Ana’da sevmişim. Belki de daha eskilerde okuduğum için, romandan beklentim bu kadar farklılaşmamıştır. (mesajların altının kalın kalın, koyu koyu çizilmesi anlamında….)

derkenar:

Mahmut Makal

Okulumuza konuk olan Bizim Köy yazarı gerçek bir köy enstitülü ile tanışma:Mahmut Makal

Ülkemizde açılan ilk üç “eğitmen okulu”ndan biri olan, 1940’da “köy enstitüsü”ne dönüştürülen, babamın okuduğu yıllarda “öğretmen okulu” statüsüne geçen(kaynak: Cilavuz Köy Enstitüsü ) ve nihayet , 2014’te Kars’ta, Susuzluk’a gittiğimizde karşımıza Kazım Karabekir Anadolu lisesi olarak çıkan okulun geniş bahçesinde annem ve babamla… (Arkadaki, işgal döneminde Rus’ların yaptığı taş bina, Kazım Karabekir Anadolu Öğretmen Lisesi Kız Öğrenci Pansiyonu)

Bozkırdaki Çekirdek

Okulun babamın zamanından 2014’e kalan halinden bir ayrıntı. Olsun! Babam kendi sınıfını tanıdı.

*** Kemal Tahir, Bozkırdaki Çekirdek, Tekin Yayınevi, 1991

3 Yorum: “Bozkırdaki Çekirdek (Kemal Tahir)

  • Ahmet Özyapıcı

    13/04/2012 at 08:11 Cevapla

    Son paragrafta yaptığınız değerlendirmede romanla ilgili fikriniz tam olarak anlaşılmıyor. Beklentileriniz arttığı için beklentinizi karşılamadı mı? Bir de Yorgun Savaşçı ile başlayan, Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı olarak devam eden Kurt Kanunu ile biten seri bambaşka bir dönem romanı serisidir. Devlet Ana da yine yazarın tarih tezleri ile ilişkili bir dönem romanıdır. Bu kitap (Bozkırdaki Çekirdek) ise yazarın sosyal ve ideolojik tezlerini barındırır daha fazla. Evet, romanlaştırılmış tezler ne kadar roman beklentilerini karşılayabilir? Ben her şeye rağmen kurguyu, dili buluşu ön planda tutan birçok romancının romanından daha iyi bir roman okuduğumu düşünmüştüm bu kitabı okurken.

  • Okuma Günlüğü

    13/04/2012 at 19:28 Cevapla

    Uzun yazdığıma göre, yazmaya değer bir şeyler bulmuşum demektir. Değilse, sadece okuduğumun kaydını düşüp bırakıyorum.

  • ” Bozkırdaki çekirdek” romanını yıllar öncesinden okumuştum. Kitaptaki köylüler hakkındaki önyargılar çok yanlış. Köylüler neden enstitüleri yadırgasınlar ki? Bugün bırakın enstitüleri, köylere kadar tabletler girmedi mi? Bizim insanımız iyi olanı kabul eder. Etmeyenler ise onların adına konuşan art niytetli kişilerdir.
    Köy enstitüleri kapatılacağı yerde sermayenin de desteği ile çok yararlı bir işlev görebilirdi.
    Ne yazık ki teknoloji ve sermaye ile çözülebilecek sorunlar sığ bir anlayış ve hayali bir komünizm korkusu ile çözülememmiştir. Çok yazık. Üstelik üstad K. Tahir de işin bu boyutunu iskalamıştır.

Bir Cevap Yazın