Çavdar Tarlasında Çocuklar (J.D.Salinger)

İki blog yazımı Chrome’da yan yana açtım ve okudum: “Müptezeller ve “Deliduman. Çünkü… Sineklerin Tanrısı’nda olduğu üzere, Çavdar Tarlasında Çocuklar (J.D.Salinger) gibi yine kült bir roman için de bilinenlerin haricinde farklı ne yazabilirim ki diye düşündüm. Böyle düşünüp neti karıştırmak, atlanmış veya unutulmuş bir çok bilgiyi tekrar hatırlattığı için iyi de oluyor. Ama benimki bu kez daha fenası… Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı ilk kez okudum. (İyi, tamam, çok ayıppp!) Dolayısıyla, her ikisini de neredeyse basılır basılmaz okuduğum Müptezeller ve Deliduman romanları için Salinger göndermesi yapmak, yazıları yazdığım dönemde aklımın ucundan bile geçmemişti. (Gizli bir Emrah Serbes hayranlığım olduğunu şu dakika fark ettim!) İtiraf bu kadar… Neyse, benimki de şimdi bir ters okuma durumu oldu. Değişiklik iyidir…

çavdar tarlasında çocuklar, müptezeller, deliduman…

Deliduman, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın belki daha ilk 10 sayfasında, bana eşlik etmeye koyuldu. Zaten, bu keşif bana mı ait deyip de neti karıştırınca… Derken, romanın ortalarında bu kez Müptezeller’i hatırlamaya başladım. Her üçünün ortak paydasında;

  • Yaşadıklarına ve çevresinde olup bitenlere dair mesafeli ve muhalif duran genç üç adamın (Bakır-Müptezeller, Çağlar-Deliduman, Holden-Çavdar Tarlasında Çocuklar) kendilerini bilinçli olarak çarkların dışında tutan, bunu da öncelikle aileleri ile aralarına mesafe koyarak yapan ve oradan başlayarak halkayı genişleten hayat tercihleri,
  • Tercihleriyle ne kadar “müptezel” görünümlü olsalar da bi türlü “kötü” olmayı da başaramayışları (!),
  • Mesafeli ve muhalif duruşun sert, alaycı ve sokak eksenli dilli,
  • Bütün bunların, -edebiyat öğretmeni terminolojisiyle- kahraman anlatıcının bakış açısından ve dilinden yansıması; -edebiyat dünyasının terminolojisiyle- tam bir “skaz” örneği olması

var.

hatta, kitapta “skaz” durumunu destekleyen hoş bir diyalog var, Holden ile öğretmeni Mr.Antolini arasında:

Holden, bir konuyu anlatırken farklı ayrıntılara atlayan arkadaşını savunan bir anektod anlatır. Öğretmeni her şeyin yerinde ve zamanında olmasının daha doğru olup olmayacağını değerlendirir:

“Sana küçük bir soru soracağım, neşesiz, donuk bir eğitim- bilim sorusu. Her şeyin bir yeri ve zamanı olduğunu düşünmüyor musun? Sence biri, önce babasının çiftliğini anlatmaya başlayıp, ardından babasının tüfeklerine geçse, belki ondan sonra dayısının bacaklarındaki ortopedik demirlere geçse, daha iyi olmaz mı? Ya da, dayısının ortopedik demirlerini bu kadar tahrik edici bulduysa, daha konuşmanın en başında bu konuyu seçmesi gerekmez miydi; çiftliğin yerine?”

Holden’in yanıtı:

“Evet. Ne bileyim? Sanırım gerekirdi. Yani, sanırım, onu en çok dayısı ilgilendirdiyse, konu olarak çiftliği değil, dayısını seçmesi gerekirdi. Ama, sizi pek fazla ilgilendirmeyen bir şeyi anlatmaya girişmeden önce, en çok neyin ilginizi çektiğini bilemiyorsunuz çoğu zaman. Bence, birisi bir şey hakkında en azından ilginç bir şey söylüyor ve bunu heyecanla yapıyorsa, bırakacaksınız, anlatsın. Bu güzel bir şey. Bay Vinson denen o öğretmeni bilmiyorsunuz. Sizi deli ediyordu, o ve lanet sınıf. Yani, size durmadan toparla, kısa kes der dururdu. Bazı şeyleri kısa kesip toparlayamazsınız ki. Yani, biri size öyle dedi diye, anlatacağınız şeyi nasıl kısa kesip toparlarsınız?”

Nitekim, Holden’in anlatım dili de günlük konuşmanın doğal akışında anlık sapmalarla, anlık dönüşlerle, anlık tepkilerle ilerler.

kötü olmayı beceremeyen genç adamın hikayesi:

Holden Caulfield, varlıklı bir ailenin tanınmış bir kolejde (Pencey) okuyan oğludur. İngilizcesi dışında dersleri kötü olduğu için, önceden olduğu gibi bir kez daha okuldan atılan, ailesi ile yüzleşmek de istemeyen 16 yaşında genç bir delikanlıdır. Her ergen gibi, hayatının henüz “taslak” evresindedir ve kimliği biçimlenirken her türlü “hata”ya açıktır. Bir yaz tatilini birlikte geçirdiği ve demese de belli ki sevdiği kızın (Jane), yatakhane arkadaşı ve yakışıklı ve cinselliği tanımış Stadlater’le buluşacağını öğrendiğinde, Stadlater’la kavga edişi; tren yolculuğunda, annesi yaşında bir kadının güzelliğinden etkilenmesi, noel arefesinde Newyork’a döndüğünde kaldığı ucuz otelde kendisine bir kadının pazarlanmasını kabul edişi ve kadınla birlikte olmadığı halde kendisinden para istenmesi, dayak yemesi, barda kendisini kaybedecek denli alkol alması, çokça sigara içmesi vs. Bunlar kötüdür ama Holden kötü değildir, daha doğrusu, neredeyse kötü olmayı ister görünse de bir türlü bunu beceremez. Kendini korumak istediğinde söylediği yalanların kimseye zararı yoktur. Yardımsever ve saygılıdır. Küçük kızkardeşi Phoebe’ye düşkündür. Kızkardeşine not bırakıp uzaklarda kendine bir hayat kurmak istediğinde, elinde bavuluyla çıkagelen ufaklığı karşısında görünce, onu korumak iç güdüsüyle, kararını değiştirir ve eve dönmekte tereddüt etmez.

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanı ile “ahlak dışı”lığın yan yana getirilmesi bana garip geldi. Romanı çeviren Coşkun Yerli, sansür uygulamadıysa :) –ki uygulamadığı şuradaki söyleşisinden belli– okurken “irrite” olduğum herhangi bir satır yoktu diyebilirim. Belki, bu yıldan, yazıldığı yıla (1951) bakma hatasındayım, belki 10 yılım, kolejde “ergen” gruplara öğretmenlikle geçtiğindendir bu yaklaşımım, bilemem… (Bildiğim şudur: Kızımı “Okul filmine götürdüğümde, ilk yarının sonunda, karakterlerin argolu ve küfürlü konuşmalarından ötürü yanlış seçim olduğunu düşünüp ondan özür dilediğimde, bana, “Bu ne ki ben neler işitiyorum ve biliyorum!” demişti… Lisedeydi…) Yani, çavdar tarlasına da bir bakmalı derim…

çavdar tarlasında çocuklar demişken…

Kitaba adını veren “çavdar tarlası” türküsü, ünlü bir İskoç şaire, Robert Burns’e aitmiş. Çevirmenin verdiği bilgide, kitabın Türkçeye ilk çeviri adı olan “Gönülçelen”le anlam bağı kurulamadığı dışında Holden’in “iyi” yanı da görülmekte:

“Gönülçelen” Fransızca çevirisinde uydurulmuş, bize de öyle yansımış çevrilirken. Gönül çelen, hovarda birileri var gibi görünüyor. Sanki romantik bir aşk romanı arayan kırık kalpler için tuzak kurulmuş. Oysa bu kitapta koskoca kapitalist toplum eleştiriliyor bir yeniyetmenin ağzından. ‘The Catcher in the Rye’ başlığını Salinger, 19.yy. İskoç şairi Robert Burns’un İskoç köylerinden derlediği “Comin’ thru the Rye” adlı türküden almış. Holden kızkardeşi ile hangi mesleği istediğini tartışırken bu türkü aklına geliyor…(Phoebe ile aynı ilkokula gittikleri için ortak bir konu bu) Asıl türküde ‘If a body meets a body coming thru the rye’ deniyor. Holden ise, aklı fikri beysbolde olduğu için bunu “If a body catches a body coming thru the rye” diye hatırlıyor. Türkü, kendi başına çavdar tarlasından geçen bir genç kızın bir oğlanla karşılaşmasını anlatıyor. Sevimli bir türkü, hatta dikkatli yetişkinlerin anlayabileceği erotik bir dizesi bile var. Bildiğin gibi ‘Catcher’ baseball’da karşıdan atılan topu elindeki özel eldiveniyle tutan kişi, sopalı adam vurup topu geri uçurmasın diye uğraşıyor. Holden kendini bir ‘tutan kişi’ olarak düşlüyor. Nerede? Bir uçurumun kıyısındaki çavdar tarlasında oynayan, koşuşturan çocuklar arasında…Onlar dikkatsizce koştururken, düşerler diye tedirgin, bir yerlerden Holden çıkıp onları tutacak…Burada Holden (Salinger) gençleri kötülüklerden uzak tutmaya, onları uyarmaya çalışan biri…

(“Gönülçelen”, bu kitaptan esinlenilip söylenmiş bir şarkı olarak Teoman’ın dilinde daha bi güzel.)

Holden, bahsi geçen türküyü çocukken okulda öğrenmiştir ve bir çocuğun mırıldandığını duyduğunda da kendini mutlu hisseder:

“Hava önceki gün kadar soğuk değildi, ama güneş hâlâ ortalıkta yoktu ve bu soğukta yürümek pek hoş değildi. Ama güzel olan bir şey vardı. Herhalde kiliseden yeni çıkmış olan bir aile hemen önümden yürüyorlardı; baba, anne ve altı yaşlarında küçük bir çocuk. Biraz yoksul gibiydiler. Babanın başında, yoksul heriflerin havalı görünmek için giydikleri o inci grisi şapkalardan vardı. O ve karısı, çocuğa hiç dikkat etmeden filan, öyle yürüyorlardı. Çocuk müthişti. Kaldırımda yürümüyordu, inmiş sokakta yürüyordu, ama kaldırımın hemen dibinden. Dümdüz bir çizgide yürüyormuş gibi yapıyordu, çoğu çocuklar gibi, ve durmadan, “Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında,” şarkısını söylüyordu. Güzel bir sesi vardı. Üstelik, şarkıyı felaket iyi söylüyordu, anlıyordunuz. Arabalar yanından vızır vızır geçiyor; frenler cayır cayır ötüyor ve o kaldırımın dibinden yürüyor, “Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında,” şarkısını söylüyordu. Öyle hoşuma gitti ki. Artık pek fazla moral bozukluğu hissetmiyordum.

the_catcher_in_the_rye_by_edwardaaronart-d5y1c9v

“Türkünün bahsi, bir başka çocukla, kızkardeşiyle de geçer. Masumiyetin, iyiliğin kazandığı an… :

Onu dinlemiyordum. Başka bir şey düşünüyordum; çılgın bir şey. Ne olmak isterdim, biliyor musun? Yani o lanet seçimi yapmak elimde olsaydı?”

‘Ne? Ağzını bozma.’

‘O şarkıyı biliyor musun, hani “Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında,” diye? Ben işte-‘

‘O öyle değil, “Rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında,’ olacak! Şiir bu, Robert Burns’ün.’

‘Robert Burns’ün şiiri olduğunu ben de biliyorum.’

Doğru söylüyordu. Doğrusu, ‘Rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında,’ olacaktı. Demek ki, bilmiyormuşum.

‘Ben, ‘Yakalarsa birini biri,’ sanıyordum,’ dedim. ‘Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. “

Holden’in dünyasında ne kadar nefret ettiğini söylese de filmlerin önemli bir yeri var ve bahsi geçtiğinde sahiplendiği bir okuma dünyasına sahip. Hayatının kesitleri ile bazı kitapları bir şekilde ilişkilendirmeyi seviyor. (Yazının devamı: “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ve Kitaplar)

EK(29 Nisan 2017):

Bu romanın kişilerini kullanarak yaptığım bir “flashcard“ı uygulama notlarım arasına koydum.

NOT: SKAZ

“Rus biçimciliği akımının önemli eleştirmenlerinden Boris Eichenbaum, 1910’larda ortaya yeni bir edebiyat terimi attı: Skaz. Yüzyıl başında tür olarak roman büyük değişimler içindeydi, her şeyden önce yazarlar kendilerini 19. yüzyılın katı edebiyat geleneğinden koparma arzusundaydı. Skaz, bu yeni arayışlardan biriydi. Birinci tekil şahısta anlatıcının tarafından konuşma dilinde, filtreden geçmemiş izlenimi veren ifadelerle çok içten ve doğal bir anlatı olarak tanımlıyordu Eichenbaum Skaz’ı. Genellikle anlatıcı ergenlik yaşlarında, dünyayı anlamaya çalışan bir çocuk olurdu, naif ve açık sözlü sorgulamasının ardında aslında derin sezgiler, hatta erdem hissettirirdi. Edebiyat tarihinin en ünlü Skaz’ları Mark Twain’in Huckleberry Finn ve J.D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı sayılır. Huck, on üç–on dört yaşlarındadır, Holden ise on yedi.” (kaynak

*** J.D.Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Yapı Kredi Yay., 2014  (çeviren: Coşkun Yerli)

Bir Cevap Yazın