Elif Şafak ve Aşk ve Şems ve Mevlânâ

UNESCO, 2007’yi Mevlânâ yılı olarak duyurunca, Mevlânâ’nın öyküsü daha bir merak edilir oldu galiba. Bâb-ı Esrar ve şimdi de Aşk…

aşk ve bab-ı esrar

İlk yüz sayfayı, Ahmet Ümit’in kitabıyla karşılaştırma yaparak okudum. Bu kaçınılmazdı; çünkü, benzeşen ayrıntılar çoktu. İki romanın nerelerde ayrıştığını, Aşk’ı bitirince daha açık görürüm ama önce ortak paydalar:

Her iki romanda da Mevlânâ’nın neredeyse sadece adı var, öyküler Şems üzerinden… Bâb-ı Esrar’ın siyahlar içindeki Şems’i, Ella’nın asi motosikletli genç imgesinde, “kara saçlı, kara bakışlı, gizemli adam”a dönüşür. Şems ikisinde de karizmatik, asi, yolunu belirlemiş biri ama bence ikisinde de bilgece bir aşkınlık halinden çok uzak… Taşkınlık ve başına buyrukluk sanki daha önde…

Bâb-ı Esrar’da Londra’dan 30’lu yaşlarda, evliliğin eşiğinde bir İngiliz genç hanım; Aşk’ta Boston’dan 40’larda üç çocuklu evliliği eskimeye yüz tutmuş bir ortayaşlı hanım. Karen Kimya ve Ella… İki romanda da “yabancı”nın gözünden Anadolu’nun mistik rüyasına çıkılan yolculuk var. Karen, iş dolayısıyla geldiği Konya’da bu yolculuğa çıkar; Ella, bir editörün asistanının asistanı olarak okumak durumunda olduğu Aşk Şeriatı kitabı dolayısıyla…

Gerçek: Şems öldürülür.

Bâb-ı Esrar’ca: Şems’i muhtemelen Alaaddin öldürdü.

Aşk’ça: Şems’i öldüren, Alamut Kalesi yetiştirmelerinden bir fedai…

bir metafor olarak ipek böceği ve şems

Güzel bir metafor var kitapta, Mevlânâ –yahut Şems demeliyim- ile ipek böceğinin yazgısı üzerine. Baba Zaman, Şems’e ipekböceğinin öyküsünü anlatır. İpekböceği, kozadan çıkarken ördüğü ipeği parçaladığı için, çiftçiler ipeği kurtarmak için böceği öldürmek durumunda kalır. Şems, dinler ve der ki:

“Bu hikayede benim payım ipekböceğininkine benzer. Rumi ipektir, ilmik ilmik örülecektir. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir.

Yazarı ve adı bir biçimde bilinmeyen metinlerin ait oldukları dönemleri, yazı karakterlerinden içeriklerine, kullanılan terimlerden üsluba varıncaya dek, her ayrıntıya dikkat ederek belirlemenin önemine vurgu yapan bir doktora dersimiz vardı. Bu dönemin metinleri için S.Holmes olmaya hiç gerek yok; “google” sözcüğünü yakalamak yeterli! Karen de Ella da bilgiye sadece ve sadece “google” taramalarıyla ulaşıyor…

İlk okumanın minik notları şimdilik bu…Devamı, roman bitince…

EK (17 Nisan):

Bitti… Karşılaştırma yapmadan, sadece Ella ile Zahara’nın aşkına ve Şems’in öyküsüne odaklanarak okudum son bölümleri. “(Rüzgârla gelen” ve yine “rüzgârla giden adam”la, Zahara’nın yaşamındaki “terk, göç ve devreden şeyler”in üst başlığı olan rüzgâra da takılmıyorum, görüldüğü üzere!)

Mesnevi’yi anımsatan minik öyküler, “kırk kural”, mail yoluyla yazışmalar ve çok anlatıcılı yapısı ile ritmi hiç düşmeyen bir kurgusu var romanın..

Özellikle de çoklu anlatıcı… Aynı olayın farklı pencerelerden ne kadar “farklı” görünebildiği ve aslında nasıl da “bir”in çevresinde döndüğü somutlaştırılmaya çalışılmış gibi. Bir dolu insan var Şems’le Mevlânâ’nın hikayesinde; Çömez, Cüzzamlı Dilenci Hasan, fahişe Çöl Gülü, Çakal Kafa, Sarhoş Süleyman, Şeyh Yasin, Baybars, Kerra, Kimya, Alaaddin, Veled… “Cemiyetin kenarında kıyısında sıkışmışlardı. Fildişi kulelerinde oturan âlimlerin görüş alanlarına girmeyen kimselerdi bunlar.”

NOT:”Edebiyat ve tarih ilişkisi” konusunun alt başlıklarından biri, edebiyata özgü “gerçek” ile tarih alanının gerektirdiği “gerçek”in birbirinden ne kadar farklı olduğudur. Bu iki kitap, konu için çok iyi malzeme veriyor. Mesela Kimya ile Alaaddin birbirini sever gibidir Bâb-ı Esrar’da; Aşk’ta ise Kimya’nın gözü Şems’le kamaşmıştır. Karşılıksız aşk Alaaddin’in payına düşer. Değerlendirmekte yarar var.

*** Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, Mart 2009

2 Yorum: “Elif Şafak ve Aşk ve Şems ve Mevlânâ

  • farklı anlatıcıların ritmi düşürmediğine değinmişsiniz. halbuki ben çok rahatsız olmuştum kitabı okurken; çünkü ritmin düşmemesinin sebebinin farklı anlatıcılar arasındaki fevkalade bir uyumdan dolayı değil, anlatıcıların tam anlamıyla kendilerine has bir karaktere bürünememelerinden kaynaklandığını hissediyordum. ki nitekim kitap boyunca gördüm ki elif şafak şemsi tekrardan diriltmek yerine(iyi yazarın işi budur kanımca, sizi büyüleyip karşınıza gerçekten o kişiyi çıkardığına sizi inandırmaktır), kendi gözündeki şemsi birinci tekil şahıstan anlatmış. çok yakından seziyorsunuz, o düşüncelerin şemse değil, “elif şafağın kafasındaki şems” e ait olduğunu.. ki diğer tüm anlatıcılarda aynı durum söz konusuydu.

    halbuki öncesinde pinhanda veya mahremde veya arafta, birbirlerinden çok bağımsız ayrı karakterler yaratabilmişti. o denli iyi başarmıştı ki karakterin yazarın kafasından çıkma bir uydurma değil, gerçekten yaşamış bir şahıs olduğuna inanıyordunuz.

    bence farklı anlatıcılardan anlatma işini orhan pamuk “benim adım kırmızı” kitabında şafaktan çok daha iyi becermiş. o kitabı okumanızı tavsiye ederim :)

    bab ı esrarla olan benzerliğini ise ilk defa duydum(daha bab ı esrarı okumadım). eğer bu doğruysa, konuyu işlerken türk romancıların hala belli kalıplara uyduklarını ve yeniyi yakalayamadıklarını söyleyen eleştiriler de bir anlamda doğrulanmış oluyor. zira ikisi de birbirlerinden bağımsız yazmışlar..

    bence yazar anlatıcılıktan sanata kaymalı, ve sanat için en mühim şey de yeni uslup..

    yeni bir uslup bulunmalı..

  • elifin günlüğü

    16/09/2009 at 23:18 Cevapla

    Benim Adım Kırmızı’yı okumadığımı kim söyledi? :) Sadece o zaman notlarımı düşeceğim bir blogum yoktu…

    Ben Pamuk’un kitabında özellikle kusur, sıradışılık, farklılaşma ve üslup üzerine olan bölümü çok beğenmiştim.

    Çoklu anlatıcı bahsi için söylediklerinize itirazım yok. Son okuduklarımdan Yağmurun Yedi Yüzü de çoklu anlatıcıya iyi bir örnekti.

Bir Cevap Yazın