Elveda Güzel Vatanım (Ahmet Ümit)

İsyan, ihtilal, devrim, savaş vb. türü ne olursa olsun toplumsal kaynamanın tepe noktasına ulaştığı zor zamanlarda “silah” karşısında “kalem”in durduğu yer neresidir, neresi olsa gerektir? Ahmet Ümit’in son romanı, Elveda Güzel Vatanım bir yönüyle bu soruya yanıt arar gibidir.

1908’de Selânik’te yakılan ihtilal ateşinden başlayıp sonrasındaki büyük siyasal, toplumsal çalkantılardan geçerek nihayet 1926’daki İzmir suikastı zamanına erişen bir çizgiyi “ittihatçı” olarak elinde silahla geçiren Şehsuvar Sami, bu süreçte iki rüyasının çok uzağına düşer: Ester ve edebiyat… Romanın özü; Ester’e yazılan mektuplardan, mücadele yıllarının beyindeki hesaplaşmalarından ve kavuşulamayan sevgili ile birlikte yazılamayan romanın da yürekte bıraktığı sızıdan oluşmaktadır.

ahmet-umit-elveda-guzel-vatanim

Şiiri ve aşkın şehri Paris’i çok seven yahudi sevgili Ester, dayısı Leon’un hukuk yazıhanesinde çalışan Şehsuvar Sami’yi de Paris’te yaşamaya ikna etmeye çalışır. O ise yaşadıkları kentte, Selanik’te alevlenen II.Meşrutiyet mücadelesinin içinde yer almayı seçer. Bu, aynı zamanda, “silah”ın, “kalem”in önüne geçtiği bir seçim anlamına da gelecektir.

Elveda Güzel Vatanım, kalemle silah, yazmakla yaşamak, fikirle savunma ile silahla savunma tercihleri arasındaki sıkışmışlığa okurun da kafa yormasına zemin hazırlar. Bunu da hayatın getirdiği yol ayrımlarını turnusol kağıdı gibi kullanarak yapar. Bir katharsis gerçekleşecekse, bu sadece Şehsüvar Sami’nin kafasında olmayacaktır, bu kesin.

elveda güzel vatanım derken “yazmak”…

Yazmak… Bazen, yaşayarak aşılan yolda bırakılan izi yeniden okuyup daha iyi anlamak için iyi bir anahtar olabilir:

İşte biraz da bu sorunun yanıtını bulabilmek için yazıyorum. Çünkü seni niye terk ettiğimi aslında ben de tam olarak bilmiyorum. Belki başa dönersem, belki yaşadıklarımızı yeniden hatırlarsam, belki yeniden yaşamaya başlarsam, neden kaçtığımın yanıtını bulmuş olacağım…”

Yazmak… Mesela, Ester’in gözünde edebiyat, tarihi başka bir gözle okumaktır ki insan o geçtiği yollarla yazı aracılığıyla yüzleşme şansına sahip olabilir bu sayede:

“Elbette bütün bu isyanlar, bu hürriyet kavgası, çok saygı değer, elbette çok gerekli, tabii ki hayatın da bir parçası ama bir de fert olarak biz vanz. Evet, öteki insanlarla birlikte bir camia oluşturuyoruz, fakat yine de ötekilerden farklıyız. Mesela sen yazar olmak istiyorsun, seni ötekilerden ayıran bu. Onlar gibi hisseder, dünyayı onlar gibi anlar, onlar gibi tahlil eder, onlar gibi düşünürsen olmaz. Senin bambaşka, yepyeni bir bakış açın olmalı. Çünkü bir edebiyatçı kronikçi değildir, yani tarihte olup biteni kaleme almaz. Tarihte olup bitenlerin, yazdığı karakterler üzerindeki etkisini anlatır, böylece biz okurlar da o kahramanlarla aynı haletiruhiye içerisine girer, kendi benliğimizle yüzleşme imkânı buluruz.”

Yazmak… Bazen hayat karşısında yenilgiyi kabul etmek olmasa da kazanmaya yetmeyebilir de:

“Biz, bu vicdanını, bu merhametini yitirmiş dünyayı hale yola koymaya çalışıyorduk. Ama bu iş, romanlarda anlatıldığı kadar kolay değildi, mecburen kaba güce ve silaha başvuruyorduk, hem de kendi canımızdan olma pahasına…”

Her şeye rağmen yazmak!… Bazen yaşanmamış hayalleri, özlemleri yazı yoluyla gerçek kılmak:

“Beklemek korkunçtur diyeceksin, haklısın öyleydi. Bu gergin, sıkıntılı ve birbirinin aynı dakikalarla başa çıkmanın bir tek yolu vardı. Hem de oldukça keyifli bir yol: Yazmak… Kelimeleri ardı ardına sıralarken seni düşünmek. Bütün incelikleri, bütün zalimlikleri, çirkinlikleri ve güzellikleriyle maziyi yazmak… Hatırlamak değil, adeta tekrar yaşamak. Sana yazmamın bana armağan ettiği mucize buydu işte: Göremediklerimi, dokunamadıklarımı, söyleyemediklerimi, adeta yaşıyormuş gibi hissedebilmek…”

Varsayılır ki bu blog notunun ilk paragrafında sorduğum sorunun yanıtı, Elveda Güzel Vatanım romanının baş kişisi Şehsüvar Sami’ye değil de öğretmen babasına sorulabilseydi, net bir yanıtı olurdu:

“Babam Emrullah Bey nazariyatçıydı. Fikri, fiiliyattan daha mühim bulurdu. O da senin gibi düşünürdü, oğlunun bir tetikçi değil, bir yazar olmasını isterdi. ‘En mühim mücadele, fikirle yapılandır, şiddet eninde sonunda onu uygulayana dönen bir bumerangdır,’ derdi. Belki sağ olsaydı, ikiniz el ele verip kaderimi değiştirebilirdiniz ama öldürdüler onu.”

Şehsüvar Sami’nin kafası karışıkken ve henüz romantik bir ihtilalci olarak tercihini vatandan ve o sürecin inandırdığı çerçevede silahlı mücadeleden yana yapmışken, romantik aşkı Ester’in bu konudaki tercihi ise kesinkes kalemden yanadır:

“Sen korkak değilsin Şehsuvar, biz korkak değiliz, biz kaçmıyoruz. Aksine vatanın, milletin başına gelenleri yazmak için en uygun şartlan hazırlıyoruz kendimize. Bu koca ülkede kaç Şinasi, kaç Namık Kemal çıktı, kaç Abdülhak Hamit var? Ama senin olmak istediğin o inkılapçılardan, o fedailerden yüzlerce var. Anlamıyor musun, sen farklısın Şehsuvar. İktidarı değiştirmek zordur ama daha zoru kültürü değiştirmektir, yazacağın romanlar bu çetin işi kolaylaştırabilir…”

Elveda Güzel Vatanım, 558 sayfa. Henüz yarıladım. Sorunun bu kitaptaki yanıtını hâlâ merak ediyorum. Buraya kadar, sanki, bütün bu satırlar, keşke kalem kazansaydı der gibidir. Okumaya ve yanıtı aramaya devam…

Okuma bitti… Devam yazısı:

Elveda Güzel Vatanım yahut Vatanım Sensin

***Ahmet Ümit, Elveda Güzel Vatanım, Everest, 2016

Bir Cevap Yazın