Fahrenheit 451 (Ray Bradbury)

“Elbette, her şey bitmedi. Eğer öğretmenleri, öğrencileri ve aileleri yargılar, onları aynı ölçüde sorumlu tutarsak; eğer öğretmen, öğrenci ve aileleri gerçek bir sınamadan geçirirsek, eğer herkesi niteliklilikten sorumlu tutarsak, eğer altıncı yaşlarının sonuna doğru tüm ülkelerdeki bütün çocukların kütüphanelerde yaşayarak hemen hemen ozmos (geçişme) yoluyla öğrenmelerini sağlarsak, işte o zaman, uyuşturucu, sokak çeteleri, tecavüz ve cinayet rakamlarımız sıfıra yaklaşacaktır.

 

Fakat itfaiye şefi, saniyede üç resimle bir dakikalık bir TV reklamı şeklindeki aralıksız bombardımanı çok önceden görerek, kitabın yarısında bütün bunları söylüyor. Ona kulak verin, ne dediğini biliyor o; sonra gidin çocuğunuzla birlikte oturun,’ bir kitap açarak sayfaları çevirin.”(Fahrenheit 451)

Geçen yıl, arkadaşlarımızdan birinin önerisiyle, bir distopya örneği olarak Fahrenheit 451 filmini sınıflarımızda izletmiştik. Konu gereği üç sınıfta üç kez izleyince, yönetmen François Truffaut’nun 1966’da çektiği filmde kullandığı sembolleri neredeyse ezberlemiştim. Bir edebiyat uyarlamasıydı.  

Fahrenheit 451 (Ray Bradbury)

Ray Bradbury’nin 1953’te yazdığı bu roman, toplum adına mutluluk dahil tüm reçeteleri belirleyen ve dayatan ve bunu “anten”lerle simgelenen televizyonlar üzerinden adeta kitleleri uyuşturarak gerçekleştiren bir sistemin eleştirisini içeriyor. Bu sistemin kalıcılığı, uyandırma etkisiyle çok çok tehlikeli olduğuna hükmedilen, dolayısıyla ne tür olursa olsun, tümden yasaklanan kitapların yakılarak yok edilmesine bağlı görülüyor. Ateş içinde yaşayan “semender” simgeli itfaiye örgütünün aslî görevi, kitapları ve kütüphaneleri yok etmek… Televizyonların aslî görevi ise, kitleleri düşünemez duruma getirip yeni sistemin değerleriyle yeniden biçimlendirmek… Bradbury, 1950’lerde çatıları hızla kaplayan antenlerde, bir toplumun bilincinin yavaş yavaş nasıl dumura uğrayacağı yönünde olumsuz bir öngörüde bulunmuş demek ki…

Kağıdın yanma derecesini ifade eden Fahrenheit 451’de birileri her şeye rağmen kitapların geleceğe kalması için ilginç bir yöntem bulur ve uygular. Herkes, geleceğe kalsın diye bir kitabı ezberleyerek belleğinde saklar. Filmde de kitapta en hoşlandığım bölüm, “kitap halkı”nın anlatıldığı sahneler ve sayfalardır.

Bu metinde o sayfalardan yapacağım bir alıntı için hazırlıktı, diyelim:) (Romanın yazılış öyküsü ve içeriğine dair nette birçok yazı gördüm. Bir tekrar da benim yapmamın alemi yok, doğrudan sadede geliyorum.)

Fahrenheit 451 (Ray Bradbury)

“‘Uğraşma. İhtiyacımız olduğu zaman gelecektir. Hepimizin fotoğrafik hafızası vardır, fakat bütün bir ömrü, gerçekten orada olan şeylerin nasıl önünü tıkayacağımızı öğrenmeye harcarız. Burada aramızda olan Simmons bu konu üstünde yirmi yıldır çalışıyor ve artık bir kere okuduğumuz bir şeyi yeniden hatırlayabilmek için bir yöntemimiz var. Montag bir gün Platon’un Cumhuriyet’ini okumak ister misin?’ ‘Elbette!’

 

‘Ben Platon’un Cumhuriyet’iyim. Marcus Aurelius’u okumak ister misin? Mr. Simmons Marcus’tur.

‘Nasılsınız?’ dedi Mr. Simmons. ‘Merhaba’ dedi Montag.

‘Şu günahkar politik kitap Gulliver’in Seyahatleri’ni yazan Jonathan Swift ile tanışmanı istiyorum! Şu diğer arkadaş da Charles Darwin ve şu da Schopenhauer ve şu Einstein ve burada, dirseğimin dibinde olan da Mr. Albert Schweitzer, oldukça da iyi yürekli bir filozoftur. İşte hepimiz buradayız, Montag. Aristophanes, Mahatma Gandi, Gautama Buddha, Konfüçyüs, Thomas Love Peacock, Thomas Jofferson ve Mr. Lincoln. İstediğini seç. Bizler ayrıca Matta, Markos, Yuhanna ve Luka’yız.’

Herkes sessizce güldü.”

TÜYAP Kitap Fuarı’na gittiğimizde, iki öğrencim ellerinde İthake Yayınları arasında basılmış Fahrenheit 451’le çıkageldiğinde, “ben de okumak istiyorum” demiştim, ancak okuyabildim. Şu da kitaptan iletisi hoşuma giden bir bölüm, özellikle bahçıvanla vurgulanan son satırlar…

“Granger durup Montag’la geriye baktı. ‘Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen bir adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.”

Bir Cevap Yazın