Fatih-Harbiye (Peyami Safa)

Ne Fatih ne Harbiye, hem Fatih hem Harbiye. Öğrencilerime Peyami Safa’nın  Fatih Harbiye romanının mesajını böyle verirdim.

Fatih-Harbiye’yi televizyon dizisi olarak izlerken, “Ama ben böyle bir şey hatırlamıyorum.” dediğim ayrıntılar çoğalınca merakımdan bir kez daha okudum. Dizi mantığı içindeki eklemeleri, çıkarmaları anladım da evin hizmetçisinin dizide neden “hala”ya çevrildiğini, Şinasi’nin ailesine neden olmayan ikinci bir kızkardeş eklendiğini anlayamadım.

Fatih-Harbiyeİncecik bir kitap zaten Fatih-Harbiye. Hafta sonu İzmit’e gidiş ve dönüş yolculuğuna rahatlıkla sığdı.

konusu:

Fatih semtinin değerleriyle büyümüş Neriman, bir arkadaş muhabbetinde Harbiye’nin yeni ve modern olan dünyasına ait Macit’le tanışınca, dünyevi olanın büyüsüyle de tanışmış olur.

”Çünkü artık ben bir Fatih kızı olmak istemiyorum, anlıyor musun? Eski ve yırtık ve pis iğrenç bir elbiseyi üstümden atar gibi bu hayattan ayrılmak, çıkmak istiyorum. İhtiyar adam, bozuk sokak, salaşpur ev, gıy gıy, hey hey, ezan, helvacı… Bıktım artık, ben başka şeyler istiyorum, başka, bambaşka, anlamıyor musun?”

cumhuriyet’in ilk yıllarına özgü modernlik simgelerinden “balo”, bu romanda cazibe merkezi olan her şeyin ortak adı gibidir.

Neriman, 10 gün sonra gerçekleşecek balo için babası Faiz Bey’I ikna etme derdine düşer. Roman, bu derdin taraflarının gözünden Fatih ve Harbiye’nin temsil ettiği değerlerin karşılaştırılmasına dayanır. Neriman, Harbiye’nin vadettiği yalancı cazibeden (!) kendini kurtarmayı başarır ve Fatih’te nişanlısı Şinasi ile “muhafaza” edilmiş değerler dünyasında yaşamaya karar verir.

Yeni Türk Edebiyatı derslerinin Tanzimat’a denk düşen saatlerinde dile pelesenk olmuş klasik bir cümlesidir: Batı’yı asıl Batı yapan değerleriyle anlamak değil, görünüşle, kabuktan almak… Bu gerçeklik, Fatih-Harbiye‘de Neriman’ın üstünden kadınlara yakıştırılarak verilmiş. (Ne güzel Bihruz’la, Efruz’la, Meftun’la halletmiştik biz bu meseleyi aslında!) Şinasi ile  arkadaşı Ferit, dönüşmek isteyen yeni Türkiye’yi konuşur:

“Ferit bir daha güldü:-Evet, dedi, bizde medeniyet fikri, bir kültür meselesi olarak anlaşılmaz. Hele kadınlar bunu bir fantezinin hududu içinde görüyorlar. Fakat bence bu, daha iyi.
– Neden?
-Kadınlar,   medeniyeti   gözleriyle   anlamaya mahkûmdur. Bunlar, hakikî medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar: Şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir. Fakat hakikî terakkiye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın sukûtu hayalini düşün! Her şeye vâsıl olmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler var. Bu daha fena. Zira onlar için medeniyet, cazip bir renkler âleminden ibaret değildir. ”

Romanda bir ayrıntı gibi duran, Şinasi ile Neriman’ın önünden geçtikleri eski konak ve yaşlı adam Osmanlı’nın cumhuriyet içindeki silinmeye mahkum yüzü gibi durur. İhtiyar, onlara yanıtını beklemediğini bir soru sorar:

“Ne oldu çocuklar, size ne oldu?”

Şinasi de Neriman’a sorar:

– Niçin, sen artık dünkü sen değilsin? Niçin, biz bugün ikimiz de kıymetli bir şey kaybetmiş gibiyiz? Niçin bugünün düne benzemiyor? Niçin dünkü gibi rahat adımlar atamıyorsun? Niçin böyle oldun?”

Şinasi ve Macit’le, Fatih ve Harbiye’yle, ud ve kemanla somutlanan Doğu ve Batı, bir yerde de kedi ve köpekte karşılığını bulur. Neriman’a göre:

“Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lâpacı, tenbel ve hayalperest mahlûk, çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.”

Neriman’ın babasına da aktardığı bu metaforlara karşılık Faiz Bey’in değerlendirmesi, her oturanın tembel olmadığı ve her hareket edenin de işe yarar şeyler yapmadığı yönünde olur.

Başta dediğim gibi, Fatih-Harbiye, insanlarının hayata bakışlarıyla ve yaşama kültürleriyle birbirinden ayrıştığı iki semt üzerinden net bir mesaj verir: Ne Fatih ne Harbiye; hem Fatih hem Harbiye…Karşılaştırmalar bir yana, Fatih-Harbiye, diyeceğini Şinasi’nin arkadaşının ağzından özetler:

“Şark ve Garp, mütevasıl kaplardaki su gibi birbirlerinin eksik taraflarını tamamlamak suretiye, hem bugünkü müthiş kültür buhranını halledecek hem de yeni terkiplere doğru gideceklerdir.”

derkenar:

Bu kitap dolayısıyla, hayatın bana öğrettikleri kontenjanından ilginç bir deneyimim de vardır: Yıllar önce fakültede yanlış hatırlamıyorsam birinci sınıfta “Edebi Bilgiler” dersinde, bir öğrencimin roman ödeviydi. Ödevini sunduğu gün, Fatih semtinin yüklendiği değerleri sıralarken, “camiymiş, ezanmış” türünden bir anlatım dili kullanmıştı.

Ona, ilerde çok değişik kesimlerden öğrencileri olacağını; o öğrencilere ulaşmak için öncelikle onları anlaması gerektiğini ve bunun için de  değerler konusunda daha uygun bir dil kullanmasını önermiştim. O gün beni onaylamadığını hatırlıyorum. Sonra zaman geçti ve bir gün öğrendik ki okulumuzdan ayrılmış, radikal dinci bir grupta kendini buluvermiş.

Böyle işte…

*** Peyami Safa, Fatih-Harbiye, Ötüken, 1995

Bir Cevap Yazın