Frankenstein ya da Modern Prometheus (Mary Shelley)

Birkaç ay önce Mary Shelley’in “Frankenstein ya da Modern Prometheus” romanını raflarda gördüğümde, birçok kişi gibi hakkında okumuş kadar çok şey bildiğimi ama nedense hiç alayım da okuyayım demediğimi fark ettim. Şimdi, son sayfayı kapattığımda fark ettiğimse, okumuş gibi olmak başka, okumak daha bi başka!

2018, Frankenstein’ın yazılışının 200. yılına denk geliyor. 1818’de ilk basımı yapılmış. O nedenle, bu yıl adı çokça geçecek eserlerdendir, muhtemelen…

yazılış hikâyesi ilginç…

Kitabın girişinde yer alan önsözde, Murat Belge’nin anlatımıyla:

“Canavarı değil de canavarı anlatan hikâyenin ortaya çıkmasının hikâyesi de kendi başına ilginçtir; yeterince ‘Gotik’ öge barındıran bir hikâyedir.

 

Byron’la Shelley tanışacaklar, henüz tanışmamışlar. İsviçre Alpleri’nde, Cenevre Gölü’nün yakınlarında Villa Diodati adıyla tanınan bir ev kiralanmış, dağlarda! Orada buluşacaklar. Evi kiralayan Byron, doktoru Polidori ile gelecek. Shelley ise sevgilisi Mary ve onun üvey kardeşi Jane Claire Clairmont’la, üç kişi geliyorlar. Shelley bir iki yıl önce Mary ile sevişmeye başlamış, ama hâlen evli. İngiltere’nin radikal filozofu William Godwin’le bilinen ilk feministlerden Mary Wollstonecraft’in kızı, Mary Shelley. 1798’de doğmuş. 1816’da Villa Diodati’ye giderken henüz 18 yaşında değil.

 

Bu Villa Diodati’de birkaç yüzyıl önce şair John Milton da kalmış.

 

Dağdalar ve hava kötü. Hava fırtınalı. O dağlık çevrede bu fırtına herhalde çok dramatik. Fikir Byron’dan çıkıyor. ‘Herkes bir hortlak hikâyesi yazsın,” diyor. “Okuyalım, birinciyi seçelim. Hangisi en korkunç!’

 

Öneri tutuyor. Zaten hepsi tuhaf adamlar, hava da uygun. Örneğin bir akşam Byron, Coleridge’in ‘Christabel’ şiirini okuyor. Aslında bir yılan olan Geraldine, kötü ruh, memelerinde meme uçları olması gereken yerde birer göz var. Byron bunu okuyunca Shelley çığlıklar atarak odadan kaçıyor. Aralarında böyle hoş bir atmosfer kurmuşlar.

 

Mary de bu gecelerin birinde imgelemini serbest bırakıyor. Eğilip kalkan, esrarengiz bir işler yapan karanlık bir adam silüeti geliyor gözünün önüne. Ve onun yanında, karanlıklar içinde yatan bir ceset. Derken, hikâyenin çeşitli öğeleri arka arkaya biçimlenmeye başlıyorlar: Dr.Frankenstein, çeşitli cesetlerin parçalarından yapılmış ceset-canavar!”

Frankenstein

dr.frankenstein ve yaratık ve adem ve şeytan…

Frankenstein hikâyesini, bilginin ardında kutuplara uzanan kaptan R.Walton’ın, İngiltere’deki kız kardeşi Margaret’e yazdığı mektuplardan öğreniriz. Romanın ilk birkaç bölümü Walton’ın yolculuk macerasına ayrılmıştır. Derken, bir buzula çarpıp bir zaman hareketsiz kalacak olan geminin kaptanı için, maceradan çok daha fazlasını içeren bir hikâye başlar. Bir genç kurtarmışlardır; yorgundur, bitkindir ve fazlasıyla kederlidir. O genç, Dr.Frankenstein’dır. Frankenstein’ın kendi macerasını anlatırken bolca yinelediği bir uyarıyı, mürettebat da yapacaktır: Gemi, problem çözülüp de hareket etmeye başlayınca, Walton’ın merakı doğrultusunda kutuplarda son noktaya doğru yol almak yerine geri dönmelidir! Merakın fazlası hayatlara mâl olabilir çünkü!

Öğrenme tutkusunun ve merakın erişebileceği son noktanın felâket olabileceği düşüncesi, yasağa karşı gelip elmayı yedikten sonra cennetten sürgün edilen Adem’in kıssasından bu yana yüz yıllar boyunca işlenen bir arketip aslında… En cazip örneklerinden biri Mavi Sakal masalı; diğeri, Faust… Bilmek ve merak etmek ne kadar kötü olabilir ki?(Ben bu konuda iflâh olmaz akıllanmazlardanım ve sanırım hep de öyle kalacağım.) Mavi Sakal’da yasaklı 40.odayı açan eşleri bekleyen tek gerçek, ölümdür; Faust’ta yaşayarak öğrenmek uğruna ilâhî sınırların dışına çıkıp hayatının direksiyonunu Lucifer’a bırakan bilim adamı Faust’u bekleyense insanlık değerlerinden uzaklaşmak olacaktır. Aklının başına gelmesiyle ölümü de eş zamanlıdır.

Frankenstein

Kitaptaki betimlemeden böyle bir porte çıkar mı bilemem ama herkesin kafasındaki Frankenstein, genelde, Boris Karloff‘un canlandırdığı hâli…

Dr.Frankenstein’ın macerasında süreç nasıl işler? Doğa bilimlerine meraklı ve bu alanda eğitim gören genç üniversite öğrencisi Frankenstein, bir canlı “yaratmak” ister ve uzun uğraşlarının sonunda, sonradan hep “iblis” olarak anacağı, kanlı canlı, hisseden, düşünen ama görenin ürktüğü, çirkin ve devasa bir yaratığı var etmeyi başarır. Yarattığı sonuçtan korkarak kaçar.

Frankenstein, Kayıp Cennet‘e (Milton) göndermesi bol bir roman. Yitirilen cennetin ardından, ademoğlunun yaşayarak ve bedeller ödeyerek ürettiği bilgiyle ayakta kalışının yüz yıllara yayılan hikâyesi, bu romanda, Walton, Frankenstein ve yaratık üzerinden anlatılmıştır. Kendini loş bir odada çıplak, savunmasız ve terk edilmiş bulan yaratık, hayatı ve dolayısıyla bilgiyi, iyiyi ve kötüyü yaşayarak öğrenecektir. Tüm bunların felsefî derinliğini de, aylar boyunca saklanarak gözlediği bir evden edindiği kitapları okuyarak oluşturacaktır. (Unutmadan, yaratığın ateşi keşfettiği ve hayatını sürdürebilmesindeki yerini görüp kendi kültürünü oluşturmaya başladığı süreci anlatan sayfalar ile inandığından vazgeçmeyen inadı için ödediği bedeller, sahiden Prometheus’a selam kıvamında…)

Görüntüsü yüzünden kendisinden korkan insanların tepkisi içinde kötücül duyguları besler. En çok da hep izini sürdüğü ve bir gün bir dağ başında karşısına çıktığı “yaratıcı”sına öfkelidir, kendisini yüz üstü bıraktığı için… Ona uzun uzun hikâyesini anlattıktan sonra, insanların karşısına bir daha hiç çıkmamak üzere bir dilekte bulunur: Bir eşe ihtiyacı vardır. Bu, bir insanın bir diğerine duyduğu ihtiyaçtır. İkinci bir yaratık üretmesini ister, yaratıcısından.

Frankenstein

dünyada “iyilik” diye de bir şey var…

Yaratık, özünde “iyi”ye eğilimlidir, kendisini hiç göstermeden iyilik yaptığı insanlar da vardır. Yaşlı, gözleri görmeyen amca ile çocuklarının sürdüğü hayata tanıklık, ona, iyiliği, merhameti ve sevgiyi öğretecektir ve bunlara ne çok ihtiyaç duyduğunu fark edecektir. Bir eşi olmasını o nedenle ister ama neden olduğu ölümler dolayısıyla, Frankenstein, ikinci bir felâkete yol açmak istemez. O nedenle de başladığı ikinci yaratık macerasından vaz geçer. Her iki deneyimin de acı sonuçları olacaktır.

Fiziksel çirkinliğin yahut genel olarak çirkinliğin, insanın doğasındaki iyiliği  belki gölgeleyebileceği ama yok edemeyeceği ve yok etmemesi gerektiği, Romantizm’in getirilerindendi. Quasimodo ile Esmeralda’nın (Victor Hugo, Notre-Dame’ın Kamburu) ve Beauty ile “Beast”in (Jeanne-Marie Le Prince de Beaumont, Güzel ve Çirkin) hikâyeleri de bunu anlatır, yani insandaki “iyi”yi… Frankenstein da romantik anlayışın ve edebiyatın bütün ögelerini barındıran bir kitap… Derslerde bu akımı anlatırken, ayrıntılandıran örneklerim, genelde Genç Werther’in Aşk Acıları (Goethe) ile Notre-Dame’ın Kamburu’ndan olurdu. Frankenstein, özellikle insanlık değerleri ve iyilik-kötülük kavramları çevresinde, bir öğretmenin öğrencileriyle çok fazla şey konuşabileceği bir eser olduğu için, kesinlikle önceliğim olurmuş. Kaçırmışım.

(Ama okuyacaktık diyenlere, olayların dörtte birini bile anlatmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.)

Frankenstein

romantizm demişken…

Frankenstein için, birkaç maddelik vurgu:

  • Duyguların yoğun yaşanması ve akılcılığın önüne geçmesi, bu romanda, hayallerin sınır ve hesap kitap tanımazlığıyla somutlanmış görünür.
  • Hüzün ve gerçeklerden kaçış duygusu, egzotik diyarlara özlem duyma, Frankenstein’da kutuplara uzanan bir yolculukta karşılık bulur.
  • Romantizmde şehir hayatının alternatifi doğadır. Şehrin kurallarına, ve sınırlayıcılığına karşılık doğa, özgürlüğü, huzuru ve sağlığı simgeler. Romantik eserlerde kır, köy hayatı yüceltilir. Frankenstein romanı da köyleri, dağları, gölleri şiir güzelliğinde anlatan, köylülerin hayatını mutluluğa eşitleyen satırlarla doludur.
  • Dinî duyuş ve temalara ilgi… İnsanın kendi kurduklarını yine kendi eliyle yıkmasından doğan güvensizlik ve Kant felsefesinin getirdiği idealist düşünce, Avrupa’da “aydınlanma” sonrasında yeniden Hristiyanlığa ilgiyi artırmıştır.
  • Fransız devrimiyle gelen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin temelinde, insanların bireysel hak düzleminde birbirleriyle eşit ve birey olarak özgür oldukları anlayışı vardır. Romantik eserlerde, topluma örnek olma zorunluluğu atfedilmeyen kahramanlar anlatılmıştır.

Son iki maddenin, bu kitaptaki yeri, yukarıdaki satırlarda… Amma velâkin, Felix’in sevdiği kız Safiye’yle ilgili bölümde ilginç! bir ayrıntıya da dokunmadan geçmeyeyim: Safiye müslüman Türk bir baba ile hristiyan Arap bir annenin kızıdır. Baba, her yönüyle kötü gösterilirken, anne de her yönüyle övülür. Safiye’den de hep Arap’ın kızı olarak bahsedilir. Ama işte, ne kadar eşitlikçi de olunsa Hayvan Çiftliği’ndeki kural değişmez! Herkes eşittir, birileri daha eşittir, her daim!

Notlar:

  • Frankenstein’daki göndermelerin kaynakları için çevirmen ve özellikle yayına hazırlayanların düştükleri notlar için de bir okur olarak sahiden minnet duygumu ifade etmeliyim. O notlarla, birçok ayrıntı, en azından meraklısına, daha çok şey söylüyor. Murat Belge’nin girişte yer alan bilgilendirmesi ile sonda Walter Scott’a ait yazı da iyi birer katkı…
  • Zamanım yok, bi süre daha okuyamam herhalde, İngilizcemi de ilerletmem lazım bu aralar diyen varsa ve intermediate seviyesindelerse, şurada, ayrıntılar yoksa da 10 bölümde olayın genelini okuyabilecekleri, dinleyebilecekleri hatta indirebilecekleri canlandırmalı bir eğitim videosu var. Ben keyifle okumuştum.

***Mary Shelley, Frankenstein, İletişim Yay., 2017 (Çeviri: Serpil Çağlayan) 

Bir Cevap Yazın