“Gözlerdeki Ankara” (Feridun Andaç)

7.Edebiyat Günü’nde konuk yazarlarımız arasında yer alan Feridun Andaç’ın güne dair yazısı (Dünya gazt., 6.6.2011)… Ne güzel!…

“Uzunca bir ayrılık girmişti araya… Silinmişti sanki belleğimdeki imgesi… Gidip dönmelerini sevdiğim kent olmaktan çıksın İstemiştim bir zamanlar… ‘Yaşanacak yer’ demektense; hissedilen, simgesine sığınılan, kurucu niteliğine anlam verilen, her adımınızda da bunu size gösteren bir kent olma özelliğine bağlanmak daha anlamlı gelirdi bana.
Evet, nice zamandır uzaklaştığım Ankara’ya yüzümü döndüğümde, ilk aklıma düşen simgesellğiyle birlikte, o bozkır havasının esintisini getiren doğası olmuştu.
Biliyordum ki, bunu, Ankara’nın giderek metropolleşen görüntüsünde bulmak mümkün değildi.
Gene de, Esenboğa’dan kente doğru yol alırken gözlediğim Ankara, her şeye rağmen, bozkır kenti özelliğini kıyısında derinden hissettiriyordu.
Kente adım attığınızda başkalaşan bir Ankara’yla hemen yüzleşiyordunuz; yeni binalar, yükseltileri göğe eren alışveriş merkezleri, trafik yoğunluğu… Başkent olma özelliğini giderek yitiren bir kentin karşıma çıkması daha ilk anda canımı sıkmıştı.
Kızılay-Sakarya Caddesi ekseninde gezinirken gözlediklerim ise; Ankara’nın tam bir panayıra dönüştüğünü anlatıyordu.
Bursa, Edime, özellikle de istanbul eski başkent olma özelliklerini korumalarına karşın; Cumhuriyet’in başkenti Ankara, modernleşme çizgisini simgeleştlreme-yen bir görünüme teslim olmuş durumda çıkıyordu karşıma bu kez.
Genleşen bir kent olma yolunda ilerleyen Ankara, semtleri, mekânları, sokak ve caddeleriyle birbirini tümleyen görünüme sahip değil.
Cumhuriyet mimarisiyle sağlanmaya çalışılan o tümlük anlayışı giderek silinmiş; karşımıza, birbiriyle ilgisi olmayan bina/ yapı yığınını çıkarmış. Kenti tarihi dokusuyla yaşatan, o simgesel değerini kalıcı kılan, hatta bakan/gören gözlerde bunun varlığını duyumsatan bir görünümü var edemeyen bir başkentle yüzleşmek bana hüzün verdi demeliyim.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi yerleşkesine varmadan, Dikmen Vadisi’ni görmek istemiştim. Belleğimde kalan izlerini boşuna arıyordum. Hikmet Birand’ın anlattığı Dikmen yoktu artık:
’Dikmen Ankara’nın en yüksek en güzel yazlıklarından biridir. Eski Ankaralılar, yazın kuru sıcağı çökmeden Dikmen’deki bağ evlerine göçerler, baharın safasını sürdükten sonra yazı da orada geçirirler.
Baharda, bereketli kırkikindiler toprağı ıslatıp, sıcak mayıs güneşi de ısıtınca, kucağında uyuyan milyonlarca tohum birden uyanır. Dikmen sırtları yemyeşil olur, allı morlu, elvan elvan bozkır çiçeklerine bürünür, çitler yaban bademlerinin çiçekleri ile tozpembe olur; iğdeler açar, keklikler sürer. Dikmen sırtlarında adım attıkça havaya burcu burcu kokular yayılır. Ne güzel olur Dikmen’de bahar.’(‘)

ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi’nin Edebiyat Günü’ne katılmak için geldiğim Ankara’da, bir ormana dönüşen üniversitenin yerleşkesine adım attığımda, bu kentin soluk alan doğasına kavuşmanın sevincini yaşadım demeliyim. Kurulduğu 1956’dan bugüne, yok edilmeye çalışılan Dikmen Vadisi’ne inat, bu yemyeşil varlığıyla kentin kalbini oluşturan ODTÜ bir simgeye dönüşmüştü çoktan. Burada geçirdiğim zaman dilimi, Ankara adına, umut verici bir gerçekliği anlatıyordu üstelik.

Lisenin Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinin öğrencilerini yazarlarla buluşturmaları, insana/ hayata ve yaşadığımız yere dair bir bakışın edebiyatta yer edişini o genç insanlara anlatma/ aktarma olanağını sağlamalan alkışlamaya değerdi.

Bu buluşmada yer alan Füruzan, Ayşe Sarısayın, Cemil Kavukçu, Işıl özgentürk, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Nursel Duruel, Özcan Karabulut. Sibel K. Türker. Handan Gökçek yazıda yolculuklarını anlatırken; bir yerin onlann yazınsal dünyalarının oluşmasındaki etkilerinden de söz etiller.

Ankara’nın bizi buluşturduğu bir zaman diliminde sözcüklerle dile getirdiklerimiz o genç insanların yönelimlerine bir ivme katmayı da içeriyordu kuşkusuz. Ama diğer bir yanı da bunun; değişen/dönüşeni görmenin, edebiyatta bunun izlerini sürmenin iç dünyalarında açacağı kapılardı… Her bir söz oraya gidiyordu çünkü.
Oradan ayrılıp Çankaya’dan Ulus’a değin adımlarken Ankara’yı, gözlerdeki kentle duygulardaki kentin aynı şarkıyı söyleyemediğine bir kez daha tanık oluyordum… 

Bu kez, “güzel Ankara” “bahtı kara” biçiminde bakıyordu bize!
(■) ‘Alıç Ağacı ile Sohbetler’, Hikmel Birand, 2006, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 340 S. “

Bir Cevap Yazın