Havva’nın Üç Kızı (Elif Şafak)

Altı kalın çizilmiş mesajlar ve kalın çizgilerle karikatürize edilmiş durumlar kesintisiz bir akışta karşınıza çıkınca yorucu olabiliyor. Elif Şafak’ın son romanı Havva’nın Üç Kızı bunu düşündürttü zaman zaman. Kitabı “Nereye bağlanacak?” merakıyla rahat okudum ama sürekli kafama çakılan yargıların, Ahmet Midhatvârî bilgi aktarımlarının ve durumların büyütülmüş mizahî betimlemelerinin yoğunluğu altında, kendimi sinemanın ön koltuğunda görüntü ve ses bombardımanına maruz kalmış kişi gibi hissetmedim de değil!

19.yy. realist romanlarına özgü “aile”de “toplum”un fotoğrafının çekilmesi durumu, Havva’nın Üç Kızı’na da hakim…

Kafası karışık Peri’nin Atatürkçü babası, tarikata bağlı ve hacı annesi, biri komünist diğeri milliyetçi muhafazakâr kardeşi, Türkiye tablosunun ana renkleri… Babasının telkinleriyle akıl ve bilimi önceleyen, Batı’yı referans alıp eğitim yolculuğunu Oxford’dan geçiren ama her zorda kaldığında bir şekilde kendisini kurtaran “sisin içindeki bebek”le bulduğu manevî gücün bileşkesinde, bitmeyen bir arayışın tam ortasında sorularıyla baş başa kalan genç kadının dilemması da tablonun yangın yeri…

Havva'nın Üç Kızı

“Tanrı” ve inanma-inanmama-inanıp inanamama etrafında kilitlenmiş bir roman…

Yanıtın ne olması gerektiği noktasında “üçüncü bir yol”u öneriyor: İnanacaksın ama kuşkuyu da boşlamayacaksın! (ŞURADA verdiği röportajda söylediklerinin her birini roman karakterlerinin veya anlatıcının ağzından kitapta bulmak mümkün. Yazının başlığı alakasız ama içerik kitap hakkında!)

“İnanma” olgusunun her türüne bir şekilde yer verilmiş: Atatürkçü Türkiye’nin din karşısında duruşundaki mesafe için Peri’nin babasının dozu yer yer mizaha kaçan aldırışsızlığı veya yer yer Neyzen’leri Mevlânâyı, Hacı Bektaş’ı anan Anadolu müslümanlığı göndermeleri örneklenmiş. Bir “tarikat”a bağlanmanın adresi Selma Hanım, diğer yandan kızının “sisin içindeki bebek”ten kurtarmak için okuru “üfürükçü” ortamına da sokmuş olur. Romanın günümüzde geçen kısmını oluşturan kalabalık akşam yemeğinin davetlileri arasında bir “medyum” da bulunmaktadır. Bu yemeğe, “Türk burjuvazisinin son akşam yemeği” metaforuyla yaklaşan anlatıcının hristiyanlığa dair kaynaklara gönderme yapmasına, Oxford’daki “Tanrı” tartışmaları ve romanın belirleyici figürlerinden Prof.Dr.Azur’un “Tanrı” adlı seçmeli dersi ve aynı konudaki bir tartışma ortamını da eklemeli…

Ders anlatırken “yazar eşit değildir anlatıcı” ve “roman kişileri de eşit değildir yazar” denklemlerinin altını en koyusundan çizen ben, itiraf ediyorum, hemen her satırda, Elif Şafak’ın kendi arayışlarını okuduğumu hissettim. Değilse bile, bu kez böyle bir okuma oldu işte!

Kitabın yarısını bitirdim ama henüz Havva’nın kızlarından ikisinin ağırlığını çok kavrayamadım. Anlatıcının ifadesiyle “münkir” Şirin, bana kalırsa, inkârdan ziyade hayatın neşesi ve nefsi davet eden her türlü keyfine açık yanıyla öne çıkıyor gibi. “mü’min” Mona, sıfatına daha denk sanki…

Kendime not: Ola ki bi gün bi roman yazmaya kalkarsan, dünyanın bilumum sorunlarını tek romanda halletmeye kalkma! Çok kalabalık ve yer yer çok klişe oluyor.

EK:

Okuma tamam.

“Sisin içindeki bebek” gizemi çözülür ama kitabı okuyacaklara kalsın.

Havva’nın Üç Kızı ifadesinin neye karşılık geleceğini merak etmiştim. Fikrim değişmedi. Bu romana adını veren “Havva’nın üç kızı”nda Mona, iyi bir müslüman kız figürünün dışına çıkamıyor. 400 küsür sayfada Mona’yı anlatan satırlar bir iki sayfayı geçmez. Şirin de roman başlığının çağrıştırdığı eşitlikten uzak ama baskın bir karakter olarak çizildiği için daha ön planda… Romanın sonuna doğru, kitap başlığı ortaya çıkıyor: Prof.Azur, bu aynı dine mensup ama yaşama ve anlama biçimleri farklı Türk, İranlı ve Mısırlı üç genç kızın aynı ortamları ve hatta aynı evi paylaşmalarını sağlayarak bir tür “Babil” ortaya çıkarmış; farklılıklara rağmen ortak dile ve kardeşliğe ulaşılabileceğini düşünmüştür.

“Son tahlilde buydu işte Azur’un başarmak istediği: Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen ruhdaş olmaları! Şirin, Mona ve Peri. Dinsiz, inançlı ve mütereddit. Ortadoğu kültürlerinden çıkan ve birbirlerini anlayamayan küskün kız kardeşler. Havvanın üç kızı.”

Konuya dair çok genel birkaç bir şey demek gerekse: 2000’lerde Oxford’da bir genç kız… Geçmişin kendisinden bağımsız ama bir kadar kendisini bağlayan birikimlerine Oxford’la yeni ve daha entelektüel kaygılar eklenir ve bir de hocasına aşık olma deneyimi…2016’larda İstanbul’da, artık o yılları geride bırakmış, evlenmiş ikiz çocuk sahibi olmuş ama geçmişi unutamamış bir genç kadın… Romanın 2016 katmanı, sonu sürprize açık bir akşam yemeğinde geçer. Başından sonuna her şey akşam yemeği etrafında döner. “İnanç” bir sorun olarak bu akışın içinde ele alınır. Tek taraflı aşk, daha pes perdeden ona eşlik eder.

Havva’nın Üç Kızı ile aynı gün Saramago’nun Kabil’ini de almıştım. Tesadüf… Sıra Havva’nın oğlunda…

***Elif Şafak, Havva’nın Üç Kızı, Doğan Kitap, 2016

Bir Cevap Yazın