Bir Doğa Tarihi (H.Bıçakcı)

Proje hayatların Doğa kişisinin yaşadıkları üstünden kara mizah eleştirisi…

Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi romanı, plaza insanları örneğinde, oluşturulmuş, kurgulanmış, algısı pazarlanmış, dolayısıyla doğal olanın dışında yaratılmış sanal bir dünyanın insanlarını anlatıyor.

Yorumlara katılıyorum, biz sahiden distopik bir dünyanın bireyleri haline gelmişiz çoktan ve Doğa Tarihi bunun altını kalın kalın çiziyor. O dünyanın romana yansıyan içeriği için Cumhuriyet’te çıkan şu yazıya bakılabilir.

Şöyle bir döngüde akan hayattır anlatılan:

“Yatak. Ayna.Buzdolabı. Parfüm. Cip. Park yeri. Plaza girişi. Alev’in boş odası. Sarı koridor. Cam oda. Tost. Facebook. Espresso kapsülü. Elektronik sigara. Düğme. Ses. Koku. Madeni para. Koridor. D-1. Facebook. Alev’in odasında Cengiz Bey… Karın ağrısı. Beyin fırtınası. Café Jungle. Bitki çayı. Facebook. Sunum. Espresso kapsülü. Facebook. Elektronik sigara. D-1.Asansör. Cip. Ev.”

Buna, “sevmek için Ulaş’ı, sevişmek için Engin”i, evlenip çocuk yapmak için Onur’u hayal eden kalp-beden-mantık dünyasını, kızına yardım etmeye çalışan ama kendine yardımı dokunmayan aciz anneyi de eklemek mümkün…

O içeriğin kurgulanma biçimi her zamanki gibi ilgimi daha çok çekti:

Doğa Tarihi

1.Sanal bir dünyanın, “high project” ürünleri haline gelişimizi anlatan dilin örnekleri:

Tembellik Hakkı kitabı üzerine yazdığım metinde bahsi geçen Sims oyunu için “ilk insan simülasyonu” diye okumuştum bir yerde. Vikipedi’den iki cümle:

The Sims, Will Wright tarafından tasarlanan, dağıtımı Electronic Arts’ın, yayımlanması Maxis’in önderliğinde piyasaya sürülmüş bir strateji-hayat simülasyonu bilgisayar oyunudur. ‘Sim’ denen sanal insanların SimCity yakınlarında bir banliyöde geçen günlük aktivitelerinin birebir simülasyonudur.”

Tam da böyle bir şeye benzediğimizi anlatıyor sanki Hakan Bıçakcı seçtiği sözcüklerle. Kurulmuş, görev tanımlarına ve kendilerine biçilen rollere uygun hareket eden yaratıklar… (Şimdilik kapitalist sistemin simülasyonu gözüyle bakıyorum ama oynadıkça felsefi anlamlar da yükleyeceğim yakında.:))

Neyse…Romandan hal-i pürmelalimizi anlatmak için seçilen sözcüklere, yinelemelere ve ifadelere birkaç örnek:

“Elektronik sigarasını şarjdan çıkarıp çantasına attı. Tablet bilgisayarını şarjdan çıkarıp çantasına attı. Akıllı telefonunu şarjdan çıkarıp çantasına attı.”

High Project çalışanları mekanik topuk seslerini bozuk bir ritimle birbirlerinin kafalarına çakıyorlardı. Her adımda daha derine. Biraz uzaktan bakıldığında bir mimari projenin maketini canlı kılmak için etrafa seyrek biçimde serpiştirilmiş minik figürlere benziyorlardı. Ancak kimsenin kendine uzaktan baktığı yoktu.”

(Arka arkaya okuduğum Deliduman ve Doğa Tarihi uzaktan bakışa iyi iki örnek.)

“Herkes dizideki aleme ışınlanmıştı yeniden. Ekran başındaki izleyiciler… Aynı anda nefes alıp vererek bekliyorlardı.”

(Truman Show’un diğer boyutu…)

“Onur’un çocuk istediği falan yoktu aslında, ama yıldırım hızıyla yükseldiği toplumsal onay lunaparkında bir süre sonra aleyhinde kullanılacak bir eksiklik olabilirdi bu.”

(Koyulttuğum ifade her şeyin özeti…)

“Kart şifresini girip (****) üzerinde ‘Doğa’ yazan beyaz bardağı aldı. Köşedeki yeşil kadife koltuğa oturdu. Telefonu şifreyle (…..) açıp banka sayfasına girdi. Müşteri numarasının ve parolasının ardından telefonuna mesaj olarak gelen şifreyi (…..) girip kredi kartı ödemesini yaptı. Boş kağıt bardağı masada bıraktı. Kahve fişindeki şifreyi tuvaletin kapısına girip (*****) çişini yaptı.”

2.Doğal kendimizi sanal ayna görüntülerimizde yoklama:

Doğa için ayna, kendinde hayal ettiği bedensel güzelliğin onay merciidir yahut kriz başlangıcı. Üç bölümden oluşan romanda her bölüm ayna ile açılır:

  • “Birinci Bölüm: Eski Ayna”
  • “İkinci Bölüm: Yeni Ayna”
  • “Üçüncü Bölüm: İki Ayna Arasında”

Her bölümün açılışında Doğa, ayna karşısında kendini inceler, güzelleştirir yahut bir kusurunu görür ve artık tek hedefi “projesct”i  o kusuru gidermeye yönelik olur.

3.Gerçeği kaybettiğimiz noktada halüsinasyon ve rüyalarımızın devreye girişi:

Hakan Bıçakcı romanları bende hep Galip Tekin çizgilerinin karabasan dünyasına uzanır. Aynı mahallenin çocukları gibi gelir her ikisinin oluşturduğu atmosfer. Doğa Tarihi de örneklerin dışına çıkmamış. Doğal olanın dışına çıktıkça yapaylaşan, yapaylaştıkça dengesini yitiren ve güzelliğini kaybetmektense hastanmayı tercih eden Doğa’nın halüsinasyonları ve kabusları romanı yer yer fantastik düzleme çeker.

4.Gerçeği falcının sözlerinde arayışımız:

“İçinde iki kadın var kızım!”

Bu iki kadının cebelleşmesi, Doğa’nın Londra’da kalan son parasını verebileceği eşit ücretli iki nesne arasında kaldığında başlar. Sevdiği albümü alacaktır ve “dinleyecektir” yahut sevdiği albüme dair desenin basılı olduğu tişörtü alacaktır ve “dinlediğini gösterecektir.”

Doğa’nın içindeki ve Jack London’ın Vahşete Çağrısı misali hep derinlerden kendisini çağıran hayat, Ankara’da geçirdiği üniversite yıllarında kalmıştır. O başına buyruk, kendince, kendi tercihleriyle ve kendi istediği şekliyle yaşadığı hayat, romanda Ulaş’la ve kısmen babayla, şimdi babanın yaşadığı, kendisinin de çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği eski evleriyle özdeşleşir. Ulaş, ulaşılamayan bir noktada hep özlenen olarak kalır. Doğa’ya ve doğaya uygun olandır ancak yapayın ışıltılı ve baskıcı yapısında öne çıkamayandır!

Okuduğumuz hayat, ikinci tercihin yolunda ilerleyendir. Yaşadığı her anı paylaşan, beğenilmeyi bekleyen, başkalarının onayına bağımlı ve sorulsa herhalde kolay kolay da kabullenilmeyecek sanal hayatlar! :)

5.Ne Facebook’muş ama!

“Alkışlarla yaşıyorum” modunda Facebook’ta sürdürülen hayatla eşzamanlı fotoğraflı, çaylı kahveli, aşklı meşkli, bebişli sevgilili, “gezdim, yedim, sevdim, ne de güzelim” türü paylaşımlar yapılmasa yaşadığınızın bir kanıtı, bir değeri yok gibi…

“Doğa, kesilmeden hemen önce pastanın fotoğrafını çekti. Birkaç saat içinde yüzlerce arkadaşı daha bu pastayı görecek, beğenecek, altına yorum yazacaktı.(…) Doğa şarjdan aldığı telefonunun kamerasını aynaya çevirip başına toplanan siyah gömlekli kuaför ordusunu ve önüne gelen mumlu pastayı aynı kadraja aldı. Fotoğrafı Facebook’a emanet edip mumu söndürdü. Kesik saçlar uçuştu. Alkışlar birbirine karıştı.(…) Salondaki sehpada duran tablet bilgisayarından Facebook’a girip kuaförde çektirdiği fotoğrafa gelen yorumlara baktı. Yorum yoktu. Ama on yedi kişi beğenmişti. Doğa, on yedi kişi tarafından alkışlanmaktaydı. Ayağa kalktı. Gururlu bir ifadeyle eğilip bilgisayarı sehpaya bıraktı.”

(Son söz, son sayfaya gelince…)

*** Hakan Bıçakcı, Doğa Tarihi, İletişim, Mayıs 2014

Bir Cevap Yazın