Huzursuzluk (Zülfü Livaneli)

Huzursuzluk’u Zülfü Livaneli’nin yumuşak ve sakin sesinin tınısının eşliğinde okudum desem yeridir. Sanki o yaşamış da başından geçeni bizlerle paylaşıyor hem de sesli olarak… Romanın yazarının konuşma dili ile onunla alakası olmayan anlatıcı/ gazeteci İbrahim’in anlatım dili beynimde hiç ayrışamadı. Şikayet? Yooo, sadece kişisel durum tespiti…

anlatım dili demişken…

Bana kitap boyunca eşlik eden bir şey daha vardı: Orson Welles’in Yurttaş Kane filmi. Filmdeki bir ölümün izinin çeşitli tanıklıklar yoluyla sürülmesi durumu, Huzursuzluk romanına da hakim.
yurttas-kane
İbrahim, çalıştığı gazetenin yazı işleri masası toplantılarından birinde, “üçüncü sayfa”lık bir haberin kahramanının Mardin’den tanıdığı çocukluk arkadaşı olduğunu fark edince, merakla bu olayın üstüne gider. Mardin’e cenaze törenine katılmak için gittiğinde, ölen Hüseyin’in kız kardeşi, ağabeyi, eski nişanlı, başka bir ortak çocukluk arkadaşı, arkadaşın babası, Süryani rahip Gabriel, Ezidî kadın Zilan, Ezidî şeyhi Seyda gibi farklı ama her biri olayın bir yanına vakıf kişilerle görüşerek bir cinayetin arka perdesini anlamaya çalışır. Okur, bütün bu tanıklıklarda İbrahim’in ne sorduğunu duymaz ama anlatıcıların olay geçişleri için kurdukları cümlelerden anlar. Böylece, anlatıcıların kesintisiz konuşmasından kaynaklanabilecek tek düzelik de kırılmış olur ve sözün belirgin bir ritimle eğilip bükülerek kendiliğinden farklı noktalara evrildiği ilgi çekici bir anlatım dili çıkar ortaya. Sanki, birisi, telefonda konuşuyor da biz soruları bu konuşmadan çıkarıyoruz gibi… Minik bir örnek:

“Evi barkı vardı, nişanlıydı, evlenmek için gün sayıyorlardı. Ne, duymadın mı nişanlı olduğunu? Şeytan kız falan değil canım, bizim buranın yerlilerinden, zengin kızı, Safiye. O dediğin, öteki kız olmalı, göçmen kampında gördüğü kız.”

(Dil demişken, “edebiyattan geleceğe kalacaklar” hanesine Huzursuzluk lehine küçük bir not olsun: Yerel dilin gündelik kullanımda olmayan sözcükleriyle karşılaşmak hem kulağa hoş geliyor, hem kültürel zenginliğin belgesi oluyor. Ne güzel!…

E, bi kötü eleştiri dipnotu da düşeyim nazar boncuğu niyetine: Yer yer, düşünsel değerlendirmelere girildikçe dil, romandan uzaklaşıp gazetelerin makale diline kayıyor. Böylesi satırlarda, anlatıcı-gazeteci İbrahim mi üslubu ayarlayamıyor, roman yazarı Zülfü Livaneli mi  anlatıcıyla arasına mesafe koyamıyor, bilemedim.)

huzursuzluk…

150 sayfalık ince bir kitap ama İbrahim’i “huzursuz” eden şeylerin okuru da huzursuz etmesine yetecek kadar da yoğun…

huzursuzluk-zulfu-livaneli

Elias Canetti’nin bir sözü, benim içimdeki huzursuzluğu ifade etmek üzere, blogumun sağ üst köşesinde sabit olarak durur. Bu huzursuzluk, bende “Arap baharı” denen süreçle başlamış; birkaç yıl önce, tek bir yaza sığan Gazze, Suriye ve Irak’taki kıpırdanmalar, kafalarına sıkılan kurşunlara birer birer yere düşen adamlara yahut az sonra kullanacağı bıçağı elinde tutan adamla kurbanına vb. ait videolar ve Ezidilerin zorlu kaçış hikayeleriyle dolu şiddet ve katliam sahneleriyle tavan yapmıştı.

O yaz ve sonrasında, Gazze’de olanlar da neredeyse naklen yayınlarla an be an verildiği için çokca da etkilenmiş olmalıyım ki bazen arkadaşlarımın dalga geçtikleri kadar yoğun bir şekilde, en küçük mızmızlanmalarda hep aynı tepkiyi verirdim: “Tepenize füze düşmüyor ya!” Huzursuzluk romanı, tam da o acılı yazın hikayesini ve o hikayenin doğurduğu huzursuzluğu anlatıyor gibidir…

“Zilan’la konuştuktan sonra gözüme her şey saçma sapan görünmeye başladı. Bir şeyler yapıyorum, yürüyorum, konuşuyorum, yemek yiyorum yani her zaman yaptığım işleri sürdürüyorum ama nasıl anlatsam, bir boşluk duygusu içinde. Sanki içimde derin bir hiçlik var. (…) İnsanları pençesine almış, çöl hecinleri gibi hepimizin ağzını kan içinde bırakan ‘ harese’den kurtulmak için yazıyorum ve zaman zaman kendimi şu sözü tekrarlarken yakalıyorum: ‘Ben bir insandım!’”

huzursuzluk romanının odağında…

eziyet çeken ezidilerden biri olan Meleknaz’la dinibütün ama sonu, dini başka türlü yorumlayan insanların elinden olan Hüseyin’in hikayesi varsa da bu romanın gizli iki kahramanından biri ezidilik’tir diyebilirim.Temel kitapları yok olduğu için kalan sözleri hafızalarına kazıyarak sonraki kuşaklara taşıyan ezidilere, bu nedenle, “kelamın çocukları” da denirmiş. Bu noktada,Fahrenheit 451’in (Ray Bradbury) sonundaki, kitapların yasak olduğu distopik bir dünyanın kahramanlarının çıkış yolu olarak, kitapları ezberleyerek geleceğe taşıma sorumluluklarını hatırlıyorum. (Huzursuzluk romanı bittiğinde, başta Tavus Melek olmak üzere inancın epeyce bilgisine sahip oldum diyebilirim. Elbette kitabın referanslarını “google”layarak biraz da…)

Ve dahi dünya bu kadar “huzursuz” ve Ortadoğu aşağıdaki satırların şiirselliği kadar acı gerçeğinde kavrulurken, “Tanrı nerededir?” sorusu arada bir İbrahim’in beynini acıtır, tıpkı, Adam Wafer’in Empati’sindeki Valentine’in acısını çığlığa döndürdüğü ve kitleleri kiliseye karşı ayaklandırmayı hedeflediği isyan cümleleri gibi ve Saramago’da Kabil’in neredeyse tüm bir insanlık tarihinin din eksenli olaylarında aynı isyanı ruhunda duyması gibi, Elif Şafak’ın Havva’nın Üç Kızı romanındaki profesör Azur’un soruları gibi, Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim’i gibi… Liste uzar…

“Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyte karışınca bu, deveran daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanma dayamaz… Ortadoğu’nun âdeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”

mardin

Diğer kahraman da elbette Mardin… İnsanda, hemen bilet alıp, oralarda Mardin’in ruhunu yapan sokaklarda, binalarda ve insanlar arasında dolaşma isteği uyandırıyor.

özetle, “Kim adına, ne için, ne uğrunadır savaşlar?” diye bir kez de bu roman sordurtur. Bu, başlı başına bir huzursuzluk kaynağıdır ama romana adını veren kavram için yeterli değildir.

Huzursuzluğun kaynağı, şimdi okurken başka bir romanı da hatırladığım, hangi adrese ait olmak gerektiğinin iç tartışmasına dayanan satırlarda saklıdır. Batının değerlerinde yoğrulup Doğu’nun anahtarlarını kaybeden, Doğu’ya “yaban” adamın iç çatışmasında… Hani, odasında Sokrates’in büstü ve benzeri antik figürler dolu olan, emir erinin köyünde uzun bir süre, köylülerle bütünleşemeden yaşayan ve köylülerin de “’yaban’cı” bulduğu Ahmet Celal vardır ya, özellikle bazı satırlardaki eleştirel dokundurmaları okurken Yakup Kadri’nin Yaban’ını hatırlamamak da mümkün değildir!

“Aklı Batı’da, kalbi Doğu’da yaşama şizofrenisinin parçaladığı ruhların bunalımını, özgüven eksikliğini, yabancı sözcüklerle, yabancı tüketim mallarıyla örtmeye çalıştıkları tedirgin kişiliklerini, olduğundan farklı görünme çabalarını sanki gözlerim birdenbire açılmışçasına göstermişti Hüseyin bana.”

roman ince, ama değinilecek ayrıntı çok…

Hasan ve Hüseyin adlarının uzandığı dini ve coğrafi anlam katmanı, melek üçlemesi (Tavus Melek, Meleknaz, Angeline Jolie), plaza hatunları ve değerleri (Doğa Tarihi romanı üzerinden Hakan Bıçakcı’ya da bir selam olsun) … Kurguyu da atlamamak lazım. Klasik yapıda bir roman gibi başlıyor, gazetelerin insan ve coğrafya hikayelerine dayanan soru-yanıt dışı röportaj üslubu ve yapısında ilerliyor, çerçeve roman formunda tamamlanıyor. Onlar da okuyanlara kalsın artık…

Ama, göze ne kadar çarpar kestiremeyeceğim bir ayrıntıyı da, başka bir açıdan Nazım Hikmet‘in “Salkım Söğüt”ündeki “atlı”ya selam çakarak buraya fotoğrafıyla almak isterim doğrusu. “Lütfen”lerin zayıflayan tınısının puntolardaki görünürlüğü:

Bu kadar, başka eserlere referans vermişken, İbrahim’in –yanlış değerlendirmiyorsam- Huzursuzluk içinde atıfta bulunduğu Mutluluk (Zülfü Livaneli) romanına da değinip “metinler arası” blog notumu noktalayabilirim.

mutluluk

Velhasılı, Huzursuzluk; Yurttaş Kane, Fahrenheit 451, Doğa Tarihi, Tarih-i Kadim, Yaban, Salkım Söğüt, Kabil, Empati derken birbiriyle üslubu da içeriği de çok farklı ama dertleri değişik noktalarda kesişen ve bir huzursuzluğun altını çizen bir dolu metnin eşliğinde okuduğum bir roman…

Yine de, beynimin başka metinlerle kurduğu bağlara hiç takılmadan, keyifle ve hiç ara vermeden gün içinde başlayıp bitirdiğim romandır.

***Zülfü Livaneli, Huzursuzluk,Doğan Kitap, Ocak 2017

2 Yorum: “Huzursuzluk (Zülfü Livaneli)

  • bir şey söylemek istiyorum kitabın sonu bize mi bırakılmış kendimi boşlukta hissettim ben

    • okuma günlüğü

      05/07/2017 at 20:46 Cevapla

      Kitaptan söz ediyorsanız, yazar söyleyeceklerini söylemiş. Benim blog notumdan söz ediyorsanız, ayrıntılı özetleri istemeyen blog okurları çoğunlukta…

Bir Cevap Yazın