Kemalettin Tuğcu ile Yapılmış Bir “Sohbet”

Kemalettin Tuğcu ile çok eskilerde yapılmış bir sohbeti okudum bugün. Dün okusaydım, 3 Aralık Uluslararası Engelliler Günü dolayısıyla, özelikle buraya not düşebileceğim ayrıntılar da içeren bir metinmiş. Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanmış.( Türk Edebiyatı, Kasım 1993)

doz aşımı….

Benim gibi yaşını başını almışların çocukluk yıllarında en az bir Kemalettin Tuğcu okumuşluk vardır, eminim. Bir şekilde sokağa itilmiş ya da yoksulluğun en koyusunda debelenen, genelde anne baba sevgisinden ve sıcaklığından uzak büyüyen çocukların hayata tutunma mücadelelerini anlatan kitapların hemen tamamını hem de merakla okumuşumdur. Büyüdüğümde, çocuk pedagojisi açısından ne kadar sakıncalı olduklarına dair değerlendirmeler de okudum. Kendi açımdan bir sakıncasını görmedim ama büyük konuşmak da istemem. Meselâ benim kızım, Ayşe Kulin‘in Sevdalinka‘sını ortaokul yaşlarında okuduğunda o kadar derinden etkilenmişti ki bir gün: “-Ortaokul kitaplığına Sevdalinka gibi bir kitabı koyanların Allah belasını versin!” demişti! Bosna’da yaşanan soykırımın satırlara düşen izleri, o yaşlarda İlkyaz’a çok ağır gelmişti çünkü. Saraybosna’ya gittiğimizde, aynı nedenle, ölenlerin kanlarını temsilen, öldükleri yerlerdeki izleri kalıcılaştıran “Saraybosna Gülü”nü her gördüğü yerde rahatsız olmuştu. Demem o ki büyük konuşmamak lazım ve dahi Tuğcu’nun melodramatik metinlerine gelesiye!….

Sadede geleyim. “Kemalettin Tuğcu ile Sohbet”te soruları kimin yönelttiği yok. “Kemalettin Tuğcu ile Sohbet”, Tuğcu’yu kendi ifadeleriyle, yazarlık yolunda tanıtacak yanlarıyla aşağıda:

köşkte yalnız ve engelli bir insan…

Kemalettin Tuğcu

“Muhterem hocam öncelikle bizleri kırmayarak görüşme isteğimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Müsaade ederseniz sohbetimize önce sizi yakından tanıyarak başlayalım. Yazdığı birçok eserle insanlara okuma alışkanlığı kazandırmış, özellikle çocuk yaşlarda insanların gönüllerine, kalplerine ve vicdanlarına insan sevgisi ve acıma hislerini yerleştirmeyi başarabilmiş yazar Kemalettin Tuğcu kimdir, bunu bir de sizden dinleyebilir miyiz hocam?

Efendim, 1902 senesinde Çengelköyü’nde, üzerine bu evi yaptırdığımız arsanın şimdi mevcut olmayan köşkünde doğdum. Bizim aslımız Safranbolu’ludur. Fakat dedemiz dahi burada doğmuştur.

Konuşmanın burasında, biraz ayrıntıya girerek, Mustafa adlı Safranbolulu birinin iki çocuğuyla İstanbul’a gelip onları saraya verdiğini, birinin dedesi olduğunu ve Sultan Abdülhamit’in özel komiseri olarak çalıştığını anlatır.

Biz dört kardeşiz. Benim ağabeyim bir yaş büyük albaydı, vefat etti. Babam, annem de vefat etti. Ben sakat doğduğum için, köşkte yalnız olarak büyüdüm. Okula da gidemedim. Yalnız anamın ihtimamıyla büyüdüm. Bu yüzden tahsilim yoktur. Okumayı kendi kendime öğrendim ve hatta biraz da Fransızca öğrendim. Daha sonra ilerlettim. Dağ başında, tabii o zaman etrafımız tenhaydı, kafiyeler bulur, bunları yazardım. Sonra şiire merak sardım. İlk çalışmalarım şiirlerdir. Ondan sonra büyük romanlar yazmaya başladım. Bunları yazdıktan sonra yakıyordum. Bunun üzerine herkes “Bu kadar emek veriyorsun, niye yakıyorsun” diye darılıyordu. (…)

 Aşağıdaki soruya gelen yanıt, bağlantısız gibi duruyor.

Hocam bu romanları yazdığınızda kaç yaşlarındaydınız?

 

Efendim ben 28 yaşıma kadar dedemin köşkünde yalnız yaşadım. Arkadaşsız, okulsuz…

 

Hocam, buna sebep sakat olarak doğmuş olmanız mıydı? İnsanlardan kaçıyor muydunuz?

 

Her sakat biraz üzüntü içindedir ve içine kapanıktır. Diyebilirim ki, bazen bir çocuktan dahi kaçardım. Misafir kabul etmezdim. Eve gelen misafirlere görünmemek için pencereden kaçtığım oldu. Bu yaşlara gelince cemiyete ve ızdıraplara teslim oldum.

 

Hocam bu biraz da insanların sakatlara bakış açısından kaynaklanmıyor mu?

 

Efendim, sakat olmanın acısını ancak sakat olanlar bilir. Onun çok seyyiesini çeker. “Normal olarak yaşıyorsunuz” falan demekle bu olmuyor. Zaten bir adamda bir sakatlık varsa, onun kötü bir adam olduğuna hükmederler. Hatta bu konuda atasözleri de vardır. Hatta bana da söylemişlerdir. Hep haksız yere… Ne yapayım. Tek sebep de bu değildi. Zaten ailem müsait değildi. Dayımdan Fransızca harfleri öğrendim. Babamın kütüphanesini okudum. Hoca görmediğim için bazı kelimeleri yanlış telâffuz ettim. Zannediyorum ki, Arap harfleriyle kimse, hocadan duymazsa rahat okuyamaz. Ağabeyim yüksek tahsilliydi, o bazen bana ihtar ederdi ve bu vesileyle düzeltirdim.

Sohbetin devamında marangoz işlerine yatkınlığı ve bir deneyimini paylaşıyor. Emeğe dayalı ilk parasını da bu yolla kazanmış. Sonrasında “altı ay kadar İsveç grubunun bir taşeronunda ambar memurluğu” yapmış. İki yıllık işsizliğin ardından, bir aile yakınının matbaasında “mürettip” olmuş.

Çalışma sürecini özetlerken kullandığı sözcükler kırılgan bir yapısı olduğunu gösteriyor: “….. kalbimi kırdı.”, “Fakat daha sonra beni kırdılar.”

profesyonel yazı hayatına adım atış:

Orada mürettip olarak çalışıyordum. Bunun yanında başka işler de yapıyordum. 7-8 sene mağdur olarak çalıştım. Ondan sonra beni matbaada idare müdürü olarak görevlendirmek istediler. O zaman mecmualar da çıkmaya başladı. Ev İş mecmuasına yardımcı olarak girdim. 1-2 sene sonra asıl o işi yapan Hulki Ekrem çıktı, mecmua benim üzerimde kaldı. 7000 kadar tirajı vardı. Ben ele aldım. Tabiî başka kafa, başka zihniyet. İşten çok, fikre döktüm işi. Okuyucularımızın çoğu ev hanımı ve kızlardı. Tirajımız birden 70 bine çıktı. Romanlardan parçalar ve şiirler de koyuyordum, eski harflerden yeni harflere çevirerek…

 

Romanlarınızda güçlükler karşısında direnen ve sevgi temeline oturttuğunuz bir aile tablosu çiziyorsunuz. Bu tabloda ananın, eşin sevgi ve şefkat bakımından özel bir yeri var. Bunun sebebi sevgi ve bağlılıkları ile hassas dünyanızı kuşatmış olan annenizin ve eşinizin etkisi olabilir mi?

Hayal dünyası çok geniş bir çocuktum. En çok annem ile temastaydım. Onunla gurbet gurbet dolaştım. Annem beni yanından ayırmazdı. Ben onun için iç acısı idim. Beni sakat doğurduğu için gizli gizli ağlardı.

Kemalettin Tuğcu

Devamında, muhacir kızı eşi Ayşe Beyhan’la mutlu evliliği ile kızı ve oğluna sözü getiriyor.

Ben onu sevmeyi onu kaybettikten sonra öğrendim.

Konu tekrar edebiyat dünyasına ve “sohbet” dendiğinde akla gelen ilk isme, Şevket Rado’ya gelir.

Efendim Şevket Rado’yla beraber bulundunuz, biraz da ondan bahsedebilir misiniz?

Efendim, Şevket Rado beni Rakım Çalapala’nın tavsiyesi üzerine matbaa müdürü olarak 350 lira maaşla işe aldı. Kendi odasının yanında bir oda verdi. Gayet titiz bir adamdı. Tükürdüğünü yalamaz bir adam. Fakat bana 350 vereceğine 450 verdi. Onun karakterini belirtmek için size şunu anlatayım. Birgün makina dairesini teftişe çıktı. Yeni gelmiş bir makine var, onun üstüne çıkmış bir adam kağıt veriyor. Bütün yaptığı 500 baskı. Dolaştık bir makineye gitti, “Nedir bu makinenin hali” dedi. “Efendim” dedi çocuk, ’bu 13 senelik makine”, “Böyle makine mi olur, senin yövmiyeni kesiyorum” dedi. Adam boynunu büktü. Sonra yeni bir makineye gitti ve “İşte makine böyle olmalı, yazınız bir aylık ikramiye” dedi. Ben de dosya koltuğumda dolaşıyorum peşinde. Sonra yerine gitti. Odasına girip, “Beyefendi, bir şey söyleyeceğim, bu Akif’in çalıştığı makine daha yeni geldi, buna bir ikramiye yazdınız, asıl usta öbür, külüstür makineyi çalıştırıyor, ona ikramiye vermek gerekirken. buna verdiniz. Akif de bana, ben bu parayı almaya utanırım dedi” dedim. “Siz öyle şeylere karışmayın” dedi bana. Böyle bir yerde nasıl müdürlük yapabilirim? Ben bazen yeni bir yer kiralamak icap ettiğinde gidip, konuşuyorum ve benim cebime bir 50 lira koyuyorlar fakat ben, maaşım var diyerek, kabul etmiyorum. İşte o zaman beni iyi insan olarak bildi. Daha sonra Doğan Kardeş matbaasını bırakıp. Hayat Mecmuası’na geçti. Oraya beni de aldı götürdü ve beni kütüphane memuru ve kendine muavin yaptı. Dediğim gibi tükürdüğünü yalamayan birisi. Bir gün param çalındı, idareciye söyledim, “filanca yapmıştır” dedi. Kovdu kadını. Kadın bana geldi “Ben sizinle Doğan Kardeş’te de çalıştım, bir şeyinizi aldım mı” dedi. Ben de kendisi için bir şey söylemediğimi, paramın öğleden önce çalındığını fakat kendisinin öğleden sonra geldiğini söyledim. Şevket Bey’e gittim. “Bu haksızlık, bunun çocukları var, kocası hasta, kiralık evde oturuyor, bu kadını bu bayram günü mağdur etmek doğru mu?” dedim. “O yapmadıysa, yapmış olanlara gözdağı verelim” dedi. Benim içimde bir acıdır bu.

 

Efendim biraz da sizin kitaplarınıza doğru gelelim. Çocuklarımız 50 yıldır sizin kitaplarınızla beslendiler, hassasiyet kazandılar. Zaten kendilerinde mevcut olan içli ruh halini bu kitapları okumak suretiyle adeta şuur haline getirdiler diyebilir miyiz? Ben, sizin kitaplarınızın bir merhamet duygusu verdiğini, insanları daha iyi anlama, tanıma fırsatı verdiğini düşündüm. Sizin çocuklara ve insanlara bakışınız nedir? Kitaplarınızı yazarken, şüphesiz bir tez üzerine yazıyorsunuz, bu kitapları yazarken gayeniz ne oldu?

Romanlarımı içimden geldiği gibi yazdım. Gönlüme dokunan bir söz işitince ya da bir hareket görünce ondan roman çıkardım. Daima mantıksız yazı yazmaktan çekindim. Hatta kelime hatası yapmamak için dikkat ederim, bu benim dürüstlük anlayışımdır. Makina ile (Daktilo) yazarım. ikinci satır nasıl olacak, nasıl başlayacak bilmem. Rüya görür gibi devam ederim. İçime dokunan bir nokta olursa ben bunun üzerine de hastalanıyorum adeta ve yazıyorum. Herşeyden mahrum bir fakir çocuk… Bu acıyla onu taltif ediyorum. Böylece hayalî bir çocuk ve hayalî bir adam. Şahit olduğum olaylar da var. Bir köylü ve yanında bir çocuk. Çocuk bir simitçiye gidiyor, bir simit alıyor fakat parası çıkışmıyor, “yarım simit verir misin” diyor. Simitçi, olmaz deyip, çocuğun elinden simiti alıp tablaya geri koyarken, simit kırılıyor. Kendisi yemeye başlıyor ve bir parçasını çocuğa uzatıyor fakat adam eliyle engel oluyor ve “biz sadaka istemiyoruz” diyerek uzaklaşıyorlar. Çocuğun aklı o mis gibi kokan çıtır çıtır simitlerde kalıyor.

yaşayan Türkçe”, “öz Türkçe”ye karşı

(Yazının yayınlandığı dönem dahil, bir dönemin hararetli dil tartışmalarını-” yaşayan Türkçe”, “öz Türkçe”ye karşı- hatırlatan soru geliyor. Nostaljik IBM marka elektronik daktilolarla gelen yeni uygulamalara tepki de… )

Efendim kitaplarınızın ve şiirlerinizin dili bizim konuştuğumuz yaşayan Türkçe. Dil meselesi de Türkiye’yi uzun yıllar meşgul etti. Hâlâ da etmekte. Bunca kitabı olan bir yazar olarak bazı değerlendirmeleriniz olmalı. Dilin tabiî yahut yapmacık ve zorlama olması konusunda tesbitleriniz, tercihleriniz neler efendim?

Efendim Türkçe ahengini, müziğini kaybetti. Mesela takât’a takat diyorlar. Attıklarımızın yerine başka bir şey koymadık. Hadi önceki uydurmaları, yabancı kelimeleri kabul edelim, müslüman edelim ama habire geliyor. Panel, konbinezon, birifing v.s. Cumhurbaşkanı brifing verdi deniliyor. Bunları olur olmaz yerde kullanılmaktan kurtarmak lazım. Bir akademiden geçip memlekete mal edilmeli. Ben sadelikten hoşlanırım ve karşımdakinin anlayabileceği bir dil kullanmak isterim fakat şimdi imlâyı bozdular. IBM’de majüskül yok diye majüskülü kaldırdılar, sonra satır başını kaldırdılar birçok kitapta, alıştığımız şekilde, keşide tire koymuyorlar. 40 kadar kitabımı alan bir yayınevi, bastıktan sonra bana getirdi. Şaşırdım… Hepsini denize atsam daha iyiydi. IBM’de dizdik diye mazeret gösterdiler. Benim bildiğim, gözümün ve kafamın alıştığı şeyi ver ki, memnun olayım. Bu öyle değil, büsbütün başka. Hakkı Tarık Bey majüskülleri kaldırmıştı gazetesinde, böyle şeyler vardı.

 

Bu sonradan hortladı mı bilmem. Bizim hikayemizi, romanımızı, makalemizi ifade edebilecek, rahatça okutulabilecek bir şekil lâzım, ama böyle her şeyi kaldırırsanız olmuyor. Hele en çok sinirime dokunan mozole kelimesi. Atatürk’ün ölümünden sonra ‘Anıtkabir’ çıktı, kullandık, yerleşti. Şimdi haberlerde “Atatürk’ün mozolesine çelenk koydular” deniyor. Mozolenin ne işi var burada? Bilgiçlik yapmak için hıristiyan mezarlarını ifade ediyorlar. Atatürk Türkçü bir adamdı. Gösteriş olsun diye Avrupadan yabancı bir kelime kullanılıyor.

 

Böyle insanın canını sıkan şeyler var. Ankara’da bir hastahanemiz var; “Hacettepe” diyorlar. En selahiyetli kişiler bile böyle söylüyor. Aslı “Hâcettepe”dir. Bir lisanı en iyi şekilde idare eden yazısıdır. İstanbul, Türkçe’nin en iyi konuşulduğu yerdir diyorlar. Peki bu aksanları niye kaldırırsınız? – “Bâkî” yerine “Baki” olur mu?

savaş yıllarında çocuk olmak…

Efendim çocukluğunuz savaş yıllarında geçti. O günlerden hatırınızda kalanlar neler?

I.Dünya savaşında, Cevat Paşa, babamı Çanakkale’yi boşaltmaya memur etti. Yüzbaşıydı o zaman. Babam o işe girişti, Savaşta Çanakkale’nin içinden çıkan son aile idik. 5 Mart Ingiliz ve Fransızlar boğazı zorluyorlar. Bizler pencerelerimizi battaniyelerle örterek oturuyorduk. Babamın emireri geldi. Anneme Hanım çabuk hazırlanın gidiyoruz dedi. O sırada annem elinde cezve kardeşime fosfatin pişiriyordu. Uzaktan top sesleri duyuluyordu, Emireri acele ettiriyordu. Annem ata binemedi. Yaya olarak hastahane bayırına geldik. Arkamıza baktığımızda kıyamet kopuyordu. Filolar tabyaları döğüyorlardı. Gülleler yakınımıza düşüyor, minare boyu dumanlar çıkıyordu. Gemilerden birkaçı isabet aldı. Kimi battı, kimi karaya vurdu. Çanakkale’nin Bergas köyüne gittik. Orası şimdi Umurbey oldu. Yani biz siper gerisinden Çanakkale savaşına iştirak etmiş olduk. Barbaros Saroz körfezini dövüyordu. Oraya düşman çıkarma yapacakmış. Barbaros gemisinde güverte subayı olan dayım Avni Bey’i son defa gördük. Bir ay sonra gemi torpillendi, dayımızı da şehit vermiş olduk. Böylece verdiğimiz şehit iki oldu.

 

Daha evvel Balkan Savaşının bütün fecaatını- görmüştüm. Göç Sultanahmet’e doğru geliyordu. Belleri bükük ihtiyarlar, çocuklar, kadınlar öküz arabalarıyla sürükleniyordular. Geçtikleri yerlerde ayakkabı tekleri, daha başka şeyler bırakıyorlardı, bunlar bütün acısıyla hafızamdadır. Ayasofya’nın dış mahallerine bile göçmenleri yerleştirdiler. İçler acısı bir görünüştü.

Babam hem Anafartalar’da hem Sarıkamış’ta yaralanmıştı. İstanbul’a geldiği zaman Kurtuluş Savaşı başlamak üzereydi. Ağabeyim bu haksızlıklara dayanamıyarak İnebolu’ya kaçtı, oradan Ankara’ya ilhak etti. Babam da gitmek istedi. Fakat sakat zabitana ihtiyaç yok, hakkınız bâkîdir diye müracaatını geri çevirdiler. Küçük bir maaşla sıkıntılar içinde öldü.

 

Biz bir tepeden Çanakkale Harbini seyrediyorduk. Gelibolu yarımadası sanki yaralı bir arştandı. Ateş yağıyordu üstüne. Halsiz bir pençe uzatır gibiydi ara sıra… Dayım burada, torpillenen Barboros’ta, arkadaşlarını kurtardıktan sonra gemiyle birlikte batarak şehit oluyor.

*** “Kemalettin Tuğcu ile sohbet”, Türk Edebiyatı, Kasım 1993, Nr.241, s.47-49

Bir Cevap Yazın