Kuşlar Yasına Gider (Hasan Ali Toptaş)

Hasan Ali Toptaş’ın Ölü Zaman Gezginleri kitabında geçen bir bölüm, insana dair çok yalın bir gerçekliğin altını çizer. Orada, “insanlık dışı” ifadesinin saçmalığına vurgu yapılır ve insanın elinden çıkmış her durumun, en vahşisi dahil, insana dair olduğu söylenir. Okuduğumda çok etkilenmiştim. Kuşlar Yasına Gider romanındaki insanî durumun adını en doğru hangi sözcükler koyar, bilemedim ilk anda. Anlatıcı-oğulun izinden gidip babanın hayatının rengini bulmak çözümdür belki:

çok özgür, bedeninin ve elde edebildiklerinin izin verdiği kadar uzaklara, uzak yolculuklara giden bir adamın, o izin ortadan kalktığında nasıl onulmaz bir sızının ortasında kaldığını okudum ben.

Kuşlar Yasına Gider, hikâyesinin ve hikâye ediş dilinin yalınlığına nazaran, yalın bir olay etrafında akan zamana sinmiş insanlık hallerinin çeşitlenen ayrıntılarını, farklı katmanlara yayarak anlatan bir roman.

hikâye sahiden yalın:

Ömrü yollarda, değişik taşıtlar üzerinde şoförlük yaparak geçmiş özgür ruhlu ve merhametli bir adam, bir kaza sonucu kaybettiği bacağının ve zaman içinde kaybettiği arabalarının ardından kasabaya ve protez bacağa kısılıp kalmanın iç tutsaklığını yaşar. Yanında, özverili bir eşi ve başka şehirlerde sorumluluk sahibi çocukları vardır. Bir gün, Ankara’ya oğlunun yanına gelir ve daha sonra başka gelişleri de olur ama hiçbir geliş kendinden ya da hastane koşullarından kaynaklanan hoşnutsuzluklarla onu yeni bir bacağa kavuşturmaya yetmeyecektir. Yollar ve tırlardan küçük bir kasaba evine ve bir tekerlekli sandalyeye evrilen kaçınılmaz bir yolculuğun hüznü…

Anlatım dili de bir o kadar katmanlı ve renkli:

Bu romanda; sesler duyuluyor, duygular nesneler üzerinden dışa vurularak görünür hale geliyor. Durumlar, kasabadaki akrabaların yerel dilinde en kestirmeden karşılık buluyor.

“O sırada odaya çöken sessizliğin içinden, duygusal titreşimleri teker teker ayıklanmış gibi görünen dümdüz bir sesle, ameliyat için gün verelim mi, diye sordu doktor.”

“Elinde telefon yoktu artık dayımın tespih vardı; ruhunu başparmağına yığmış, şık şık şık sesleri eşliğinde, onun sarı taneleri üstünde yürüyordu.

Efkârı parıltılı bir top gibi hop hop zıplatarak hayatla dalga geçen, keskin yani içe kıvrılmış tuhaf bir havasi vardı bu insanların.

vs. (Alıntıların -aşağıdakiler dahil- hemen tamamında ikilemelerin yer alması tesadüfî değil. Türkçenin “ikileme” tarihine ışık tutabilecek kadar yoğun bir kullanım var kitapta.)

Anlatılması en zor olanın sözcükleri ise anlatıcı-oğula devrediliyor. Baba, konuşamaz duruma geldiği son zamanlarında, el kol hareketleriyle bir şeyleri bir türlü anlatamayınca:

“Allah Allah, dedi Hüseyin Dayım; yahu, niye çözemedik biz bu işi?

Babam yavaşca başını kaldırdı dayım böyle söyleyince, döndü, yeşil yeşil bana baktı bir müddet. Bu işaretlerimi kelimelere sen çevirmeyeceksin de kim çevirecek, ne duruyorsun oğlum, dercesine baktı sanki.”

Roman yazarı oğul, babasından hareketleri yavaş yapmasını isterken edebiyatla hayat arasındaki bağın sözcük köprüsünü ne güzel kurar aslında:

“Baba, dedim sakin bir sesle; şimdi sen aynı şeyleri yavaş yavaş tekrar yap, ben de her hareketin karşılığı olan kelimeyi bulmaya çalışayım.”

Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanında, babanın ve onun sağlığı için Ankara-Denizli arasında mekik dokuyan oğulun hikayesini oluşturan farklı ayrıntı katmanları da var. Sanki, bu katmanların her birini diğerlerinden bağımsız okuyarak da aynı sona giden yeni yollar açmak mümkün:

  • Oğulun arabasında çaldığı ve yollar boyunca kendine ve elbette hüznüne eşlik eden türküler.
  • Oğulun farklı gidiş gelişlerinde, ilk kez Ankara çıkışında karşısına çıkan ve sonra adım adım Denizli’ye kadar aşama aşama beliren masalımsı kır at ve bağlantılı başka at motifleri.
  • Masalımsı kır ata da bir anlam yüklenen (okuyacaklara kalsın) ve farklı kişilerce görülüp gerçeğe dönüşen kehanetvari rüyalar
  • Oğulun zaman zaman karşısına çıkan, babanın son zamanlarında sürekli konusunu açtığı küçük çocuğa karşılık gelen beyaz gömlekli çocuk. (Elif Şafak’ın Havva’nın Üç Kızı romanında zaman zaman görünüp kaybolan ve roman sonunda okuru “sisin içindeki bebek”le benzer bir merak ögesi )

Hepsi, tıpkı hayatlarımız gibi usul usul ölüme doğru yol alışın farklı duraklarındaki farklı imgelerdir, seslerdir, dokunuşlardır. Roman da adını bir türküden alır. Hem ne türkü! Tek başına, romanın epeyce bir ögesini sırtlanabilir:

Bu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir guşu var
Pençesi demirdendir

 

Hadi leyli leylanı

Mevlam yazmış fermanı
Ya al canım gurtulam
Ya ver derdim dermanı

 

Bu yol pasin’e gider
Döner tersine gider
Şurda bir garip ölmüş
KUŞLAR YASINA GIDER

 

Hadi leyli leylanı
Mevlam yazmış fermanı
Ya al canım gurtulam
Ya ver derdim dermanı

 

Bir at bindim başı yok
Bir çay geçtim daşı yok
Burda bir yiğit ölmüş
Yanında gardaşı yok

 

Hadi leyli leylanı
Mevlam yazmış fermanı
Ya al canım gurtulam
Ya ver derdim dermanı

Kuşlar Yasına Gider ne kadar otobiyografik?!

Otobiyografik bir roman olup olmadığı üzerine de kafa yorulan bir roman Kuşlar Yasına Gider. Kitapta, romancı-anlatıcı-oğulun sanatı ve eserleri üzerine akademik bir çalışma yapan genç bir akademisyenin, kendisiyle yaptığı görüşmeler sonucunda yazdığı ve yayınladığı bir biyografiden söz edilir. Anlatıcı, babasının başucunda onun sağlığıyla ilgilenirken bir ara bu kitabı da karıştırır ve sinirlenir. Yazdığı romanlardaki ayrıntılar, bu roman kişisinin gerçekliğiymiş gibi değerlendirilmiş ve bir portre çıkarılmıştır. Hasan Ali Toptaş, Kuşlar Yasına Gider romanının romancı-anlatıcı-oğulu üstünden, yazar ve eserleri arasındaki ilişkinin sınırları konusunda diyeceğini deyivermiş gibidir:

“Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu.”

(Bu bölümü ayrı bir not olarak düşeceğim.) Düştüm bile: Yazarlar ve Anlatıcılar ve Kahramanlar

Neyse… Velhasılı, okunası, sözcüklerine dokunulası bir güzel roman, Kuşlar Yasına Gider (Everest, 2016).

Not: Kuşlar Yasına Gider, bir gün filme dönüştürülürse, babanın o vicdanlı ve onulmaz serseri halleriyle eşine zor, okura keyifli gelen profili için önerim kesinlikle, Ahmet Mümtaz Taylan’dır. Ayrıca, yol boyu dinlenen veya hastane odasına ulaşan türkülerin yüklü listesine bakılırsa, kitabın “sound track”i de hazır!

***Hasan Ali Toptaş, Kuşlar Yasına Gider, Everest, Ekim 2016

Bir Cevap Yazın