Yazarlar ve Anlatıcılar ve Kahramanlar

Yazar-eser ilişkisinin sıklıkla tartışılan başlıklarındandır: Yazardan yola çıkıp eserinin, eserden geri gelip yazarının bilgilerine vakıf olmak ne kadar mümkün, ne kadar sağlamaya yönelik, ne kadar gerçek, en önemlisi ne kadar gerekli? Bir kitabın “yazar”ı ile “anlatıcı”sı ve bazen de “kahramanlar”ı aynı mıdır? Hasan Ali Toptaş, Kuşlar Yasına Gider romanında, anlatıcı üzerinden otobiyografik dedirtecek ayrıntılara yer vermesine karşılık buna mesafe koyacak düşüncelere de geniş yer açar.

önce “yazar ve anlatıcılar ve kahramanlar”la ilgili ayrıntı hanesine düşülesi birkaç benzerlik notu:

Aziz’in oğlu olan “anlatıcı” bir roman yazarıdır, hatta ünlüdür, hatta babasını götürdüğü hastanede görevli bir genç kızdan romancılığından ötürü takdir görür, hatta babası Aziz Bey onun Noktanın Sonsuzluğu romanını okumaya çalışmıştır, hatta Denizli’dendir ve Eryaman’da oturmaktadır. Ve hatta ben şimdi kalkıp Konur Sokak’ta İmge Kitabevi’ne gitsem anlatıcıyla değil elbet ama Hasan Ali Toptaş’ı Tristram Shandy’yi değilse de bir başka kitabı ararken görme şansına sahibim. Daha fenası benim de akademisyenliğimde “bilmem kim-hayatı-sanatı-eserleri” şeklindeki kalıba uygun çalışma hazırlamışlığım da vardır!

Neyse! Kuşlar Yasına Giderin anlatıcısı, akademik bir çalışma yapan genç bir akademisyenin, kendisiyle yaptığı görüşmeler sonucunda yazdığı ve yayınladığı bir biyografiyi okumaya başlar. Akademisyenin anlatıcıyla değişik zamanlarda görüşmeler yapmış olmasına ve ailevî gerçeklere sadık kalacağını belirtmiş olmasına rağmen, çalışmasını romanlarla bağ kurarak hazırlayıp “gerçek” dışında başka bir “gerçek” ortaya çıkarmasına sinirlenir. Kısaca, yazarın dünyası başka, romanın dünyası başka vurgusu yapar. Yazarla eseri arasına koyulmayan mesafeye dikkat çeker.

araya mesafe koymanın keyifli itiraz dili ki ben de “anlatıcı”ya katıldığımı belirteyim bu arada:

“Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. KİTABI YAZAN AKADEMİSYEN, YAZARLA ANLATICIYI AYNI KİŞİ SANIYORDU çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu. Dolayısıyla, romanlarımda anlattığım her evlilik benim evliliğimdi ona göre; dayılar benim dayılarım, dedeler benim dedelerim, çocuklar benim çocuklarımdı.”

Anlatıcı, akademisyenlerin veriyi işleme biçimlerine de fena dokundurmuş. Dipnotlu, kaynakçalı kalıp sağlam da içi çok fena sanki:)

“Dipnotları ve kaynakça listesiyle akademik camiadaki birçok insana parmak ısırtacak türden, öyle harikulâde bir çalışmaydı ki bu, bacak bacak üstüne atıp sandalyesine hafifçe yan oturmuş bir kahve müdavimi edasıyla, ilkokul öğrencisine hayat dersi verir gibi, fıkra bile anlatılıyordu sayfalarından birinde. Kitabı yazan zat, kimsede bulunmayan o eşsiz maharetini göstererek ve BİLİMSEL YÖNTEM ADINI VERDİĞİ SİVRİ UÇLU KAZMAYI DAHA DERİNE VURARAK, benim lise öğrencisiyken, tâ kırk yıl evvel kaşlarımı nasıl çattığımı ve o esnada omuzlarımın nasıl durduğunu bile gün yüzüne çıkarıyordu.”

Edebiyat ırmağına su taşıyan “anlatıcı”, o ırmağın kimyasını çözmeye çalışan “akademisyen”in her şeyi bilmiş, anlamış, çözmüş üstten bakan tavrını eleştirir:

“Velhasıl, yirmi birinci yüzyıbn kapı sövesine çerçevelenip asılacak ve kuvvetini bilimsellikten alan ışığıyla geleceği aydınlatarak, bu tür çalışma yapacak olanlara mükemmel bir örnek teşkil etmekle kalmayıp aynı zamanda EDEBÎ METİNLERİN NASIL OKUNACAĞINA DAİR, AKADEMİK ÂLEMİN DIŞINDA KALAN OKURLARA DA YOL YORDAM GÖSTERECEK OLAN BU KİTABA GÖRE, benim yaşadığım hayat, asla benim yaşadığım gibi değildi. Bizim kasaba bile göründüğü gibi değildi zaten, bilimsel gözle bakınca, dağların eteğine kurulmuş tahta minareli bir yerdi; orada yaşayanlar koskoca minareyi göremiyorlarsa, eh, o da onların körlüğüydü elbette. “

Sonuç… Laf söylemeye çekinirim neme lazım! :)

zaten, Hasan Ali Toptaş, bir röportajında yazar, anlatıcı ve kahramanlar arasındaki bağ ve mesafeye net bir yanıt veriyor:

Kemal Tahir’in dediği gibi, evet, romandaki her şey gerçek ama roman gerçeği. Dediğiniz gibi, bile isteye okura otobiyografikmiş gibi hissettiriliyor. Romanın söylediklerine, fısıldadıklarına ya da daha başka yollarla göstermeye, sezdirmeye çalıştığı onca şeye rağmen otobiyografik olduğu iddia edilirse yapılacak bir şey yok tabii. Şunu demeye çalışıyorum, roman kendisinin nasıl okunacağına dair ipuçlarını da içeriyor zaten. Ayrıca, yazarı beyan etmediği sürece hiçbir roman otobiyografik değildir bence.

Roman için: Kuşlar Yasına Gider (Hasan Ali Toptaş)

EK (20 Kasım 2016)
Facebook’ta bu yazıyı paylaştığımda, bir öğrencim (İbrahim Çiftçi) Hasan Ali Toptaş’la ilgili tanışıklığını, otobiyografik dokunuşları ve birikimini paylaştı genelde olsa. Kendiliğinden gelişen mini ama dolu bir sohbet oldu. Ayrı bir yazıya o sohbeti aldım: “Bir Öğrencimle Hasan Ali Toptaş Üzerine Mini Bir Sohbet”

Bir Cevap Yazın