Okuma Var, Okuma Var…

Sınav sorusuna dönüşeceği için buraya taşıyamadığım iki okuma…

İlki Faruk Duman’ın Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur romanı. Geçen hafta serviste sabah okumaları şeklinde tamamlayabildim.  Öğrencilere, “hüzünle kaybolan pars”ın, romandan bağımsız Pardus’la ilgisini sordum, sadece bir kişi bilebildi. Şaşırdım. bilen de zaten kullanıyormuş. Bendeki etkisi “büyülü gerçeklik” misali… Ceren’i bir gerçekliğe oturtamadım desem… Anladım da gerçeklik dışına çıkarınca anlayabildim diye eklesem. Öğrenciler pek sevmemiş. Benim için de tam tersine, naif ve yakaladığım büyülü gerçeklik algısı içinde sevdiğim ama sonunu başka türlü beklediğim bir kitap izi bıraktı.

İkincisi, bitmek üzere. Yılmaz Karakoyunlu’nun Üç Aliler Divanı. (1991’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “En İyi Tarihi Roman” ödülüne değer görülen bu kitabı Karakoyunlu bize önerdi.) Sınavda sormayacağımızdan emin olduğum birkaç cümle kurabilirim pekâlâ. Ne de olsa soru benden çıkacak. :)

İlk etki, Rus romanları misali, isim, isim, isim ve her satırda saklı bir dolu biyografik bilgiye hakim olabilme endişesi… Bu kez Üç Aliler Divanı kişilerinin hemen tamamı, Cumhuriyet döneminin öncesinden, İttihat ve Terakki’den geçip Cumhuriyet’le yolları kesişen veya kesilen bir dolu “gerçek” adam… Maliye Nazırı Cavid Bey, Maarif Nâzırı Dr.Nazım… Başka bir kolda edebiyatçılar; Yahya Kemal, Hüseyin Cahit, Halide EdipAtatürk, Fikriye, Nuri Conker, Salih Bozok, Kâzım Karabekir, İsmet İnönü… İstiklâl Mahkemelerinin üç Ali’si: Kel Ali (Çetinkaya), Kılıç Ali (Kılıç), Ali Zırh, Necip Ali… Dönemin bilgisini tekrar hatırlama ihtiyacı duyurtan bir roman.

Karakoyunlu’nun Serçe Kuşun Sonbaharı’ndan hatırladığım, o romana özgü sanmakla yanıldığımı anladığım betimlemelerindeki örtülü erotik dil, bu romana da hâkim:

Şehir, İstanbul: “İstanbul’da gecelerin, tadına doyulmaz bir ağlayışı vardır… Sessizce içini kendine açan sevdalı konak kızları gibi, sadece göz pınarlarında biriken bir iki damla yaşla, bir koca ömrün aşkını gergefe işlercesine dikkatli bir ağlayıştır bu…”(s.11)”

Şehir, İzmir: “İzmir, hırsla hırsın, nefretle nefretin, sevgiyle sevginin kucaklaştığı bir k…. gibi sıcaktı. Gazi, uzağı seyretmekten derin bir zevk almış gibi mutluydu. ‘Bu yatak bana hep Selanik’I hatırlatıyor.’ diye içinden güldü.” (s.25) (Yok Google Amca, sözcüğü yazıp alakasız anahtar sözcükleri blog aramalarında görmek istemiyorum çünkü.)

Şehir, Selanik: “Denizden Selanik’in seyrine doyum olmaz. Güneşin doğuşuyla, takdir ve hayranlık yaratan bir güzelin uyanışına benzer. önce biraz gerinir, sonra, bütün gece canı çıkarılmış gibi yorgunluğunu üzerinden atar. Bembeyaz siluetin incecik çizgisinde, sanki kadın tenindeki çürükleri andıran koyuluklar görülür.”

Mekân, Hallaçyan Konağı: “Hallaçyan Konağı, Büyükada’nın en hâkim mevkiinden İstanbul’a bir çapkın kadın gibi bakar.”(s.77)

gibi, gibi… Hatunları yazmayacağım.

Ve bir itiraf:

Entelektüel okuma ile öğretmen okuması arasındaki ayrımın dayanılmaz ağırlığı! :) Her iki romanda da Fareler ve İnsanlar sendromunun kıyılarında gezinip rahat nefes almalar… Öyle işte…

İlgili yazı:

Güne Not

***Yılmaz Karakoyunlu, Üç Aliler Divanı, Doğan Kitap, 2010

Bir Cevap Yazın