Psikanalizin Baktığı Yerden “Okumak ve Anlamak”-1

Müzikolog ve psikanalist Michel Schneider’ın Okumak ve Anlamak kitabına başladım ama tamamını bitirip buraya not düşmek için yoğun ve zor bir kitap… Yahut, bir başka psikanalist (ve şair) Jacques Lacan’dan girip Vladimir Nabokov’un öykü ve romanlarından çıkan, dil ve otorite kavramlarının odağında gezinen “Bana Rüya Gördüğümü Söyleyin” başlıklı bölüm, bir parça yorucu geldi. (Kitap bittiğinde, muhtemelen benim ilgili blog yazıları üçleme olacak!)

dil…düşünce…lacan…

Okumak ve Anlamak, “psikanaliz”in penceresinden, bir tür dil ve edebiyatın satır aralarına sinmiş bilinçaltı şifrelerini çözme çabası… Böyle bakınca, bu şifreler üzerine epeyce söz söylemiş, Freud’un görüşlerini “dil” ekseninde yeniden kurgulamış Lacan’la başlanmış olması şaşırtıcı değil.

Lacan’ın özgün yanı, psikanaliz ile yapısalcı dilbilim arasında kurduğu ilişkidir. Freud’un bilinçdışının işleyişi hakkında öne sürdüğü mekanizmaların aynen dilde de bulunduğunu göstermiştir ki, esas buluşu budur.”

yargısını okuduğum bir sitede, onun psikanalitik açıdan dili nasıl değerlendirdiği derli toplu paylaşılmış. (“Lacan’ın Yaşamı ve Psikanalize Katkısı”)

Bir baktım, kitabı bırakıp bu uzun yazıyı ilgiyle okumaya dalmışım. 9.sınıf konuları arasında yer alan “Dil Göstergeleri”nin dil-düşünce ilişkisi bağlamında özetlendiği satırları okurken, bu bahsi, 9.sınıf düzeyinde, doğal olarak felsefik, dilbilimsel yahut psikolojik boyutunun çok uzağında, formüle edilmiş basit bir bilgi kıvamında vermenin bilgiye mi çocuklara mı haksızlık olduğunu da kendime sormadım değil!

Neyse… Şu satırlar, Psiko-Alan adlı o blogdan:

“Bilinç kendini ancak dilin yani toplumsal-uzlaşımsal bir kurumun dolayımıyla ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu gibi değil, ancak dilin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıdan dolayımlanarak biçimlendirebilir, düşünebilir ve ifade edebilir. (…)Gösterge dış dünyada bir şeyin anlamlı olarak yerini tutar, ama anlamı yine kendi içindedir, yoksa dışarıda gönderimde bulunduğu şeyde değil. Anlamın kaynağı bilinçtir. Yoksa her şey, Demokritos’un dediği gibi “atomlar ve boş uzaydan” ibarettir. Bu anlamsız gerçekliğe anlam veren, onu bilinç edimime nesne edinmemdir. Anlamın, özün kaynağı bilinçtir.(…) Dili bilinçten atamazsınız, çünkü bu durumda bir bilinç edimi ‘cogito’ mümkün olamaz. Dilden arınmış bir düşünce düşünülemez.

imago-toussaint_red

(“imago”-toussaint_red)

Tekrar Michel Schneider’ın Okumak ve Anlamak kitabına dönüyorum. Schneider, Lacan’ın “ayna evresi” olarak nitelendirdiği dönemle “dil”in doğasını eşleştirmesine sözü getirir. “Ayna evresi”, bebişlerin büyüme sürecinde, giderek anneciği dışındaki figürlerle de tanışıp ne olduğunu kestiremediği ve anlamlandıramadığı parçalı durumları toparlayıp bir bütünlüğe kavuşturan aşamadır. Bu, aynı zamanda, toplumsal kabullerle dolayısıyla bir tür otoriteyle hem tanıştığı hem çevrelendiği bir sürece de adım atıştır. Çünkü, bütünlük ve bağlantılı tüm ögeler, kendisi dışında oluşturulmuştur.

“Nasıl ki ayna çocuğun ‘ben’le tanıştığı ilk yerdir, totaliter devlet de hayalî bir mesken, merkez, bütünleştirmek için ideal nokta, toplum temsillerini bir araya toplayan ayna olarak çıkar ortaya.”

schneider, “ayna” metaforu üzerinden toplumsal dilin otoriterliğini de hatırlatır:

Toplumsal ve kültürel birikimi taşıyan ve yansıtan dil, bu yönüyle aynı zamanda, bir tür “dayatma”, “bastırma” unsuru olarak da değerlendirilmektedir. Dil, zaman içinde kuşaktan kuşağa geçmişin birikimiyle taşındığı için toplumsal normları da barındırır. Bu normlarla örülü dil evreninde iki şeyin üstesinden gelmek, haliyle, zor olacaktır:

  • Bireysel dili kurmak.
  • Düşünceyi bağımsızlaştırmak.

Çünkü, düşünmek de ifade etmek de dil içinde gerçekleşir. Zorluk, biraz da insanın zaten var olan bir dilin kurallarının ve dağarcığının içine doğmuş olmasından kaynaklanır.

“Bütünsel ve evrensel dile karşılık vermek mümkün değildir. Cevaplar ve itirazlar zaten onun içindedir. Bireysel olarak dilin etkisine direnmek, dilin kendini yapılandırmasına mâni olmak demektir. Örneğin Nabokov ara cümlelere Rus.a, Almanca, Slav dilleri, İngilizce gibi başka dillere ve uydurma kelimelere başvurarak yapmıştır bunu. İster Nabokov ve Franz Kafka, Joseph Conrad veya Samuel Beckett gibi anadilinden başka bir dilde yazsın, ister dili kendi yolundan saptırsın; yazar her daim dilden sürgündür. Dili ters köşeye yatırmak onu ezbere, yani kerhen bilmenin şiddetine karşılık vermenin tek yoludur.

Schneider, bu uzun girişten sonra, sözü nihayet Vladimir Nabokov’a getirir.

Ama ben, Nabokov’dan önce, yukarıda alıntı yaptığım blogdan şu pasajı, Lacan’ın penceresinden edebiyata giden yolu daha iyi anlamak için burada da görmek isterim :

Lacan’a göre insan kendi gerçekliğini giderek üst üste yığılan metaforlarla düşünür, böylelikle kendi gerçekliğiyle düşüncesi arasında bir uçurum meydana gelir. Üst üste yığılan metaforlar ardında bilinçdışı simgeler kalmıştır. İnsan kendi gerçekliğini giderek daha toplumsallaşmış simgelerle düşünür ve dile getirirken esas çıplak gerçekliğini dile getiren simgeleri geride, bilinçdışında bırakmış olur.

İnsan kendi gerçeğini bilinçdışı kılar. İnsan kendi gerçeğini önce ailenin sonra diğer kültürel kurumların söyleminden dolayımlanarak düşünürken esas otantik gerçekliğini bilinçdışı kılmış olur.

Kültürün simgesel düzeninin sağladığı hatta empoze ettiği metaforlar zinciri, bastırmadan başka bir şey değildir.”

Bu bakış açısıyla, “edebiyat”; bir bakıma yahut belki tam da bu alıntıda bahsi geçtiği şekilde, bilinç dışına itilmiş simgelerin bir şekilde yazara özgü dilde açığa çıkmasına aracılık eden ortamın adı oluyor.

otoritenin dili… bireyin dili/ benliği/ özgürlüğü…

Michel Schneider, Nabokov’un Uğursuz Dönemeç, İnfaza Çağrı ve Lujin Savunması romanlarında otoritenin dilinin bireysel dile, dolayısıyla özgürlüğe müdahalesinin nasıl işlendiği üzerinde durmuş; otoritenin bir şekilde kelimelere müdahale ettiği ve talep ettiği olmayınca da cezalandırdığı örneklere değinmiş. Sözgelimi, Uğursuz Dönemeç’te Krug, totaliter bir ülkede, küçük çocuğuyla yaşayan ve çalışan bir baba, filozof ve bilim insanıdır. Kendisinden devlete bağlılığını belirten yazılı bir belgeyi imzalaması istenir. İmzalamazsa, çocuğundan olacaktır:

“Yazmadığım bir metnin altına imza atmak istemiyorum.”

dese de oğluyla sınanmak zordur…

Psikanaliz bir yana, kitaplar sahiden merak edilesi…

Bu bölümde en çok ilgimi çekense, aşağıdaki satırlardaki gerçeklik… Bizim hayatı yaşamamız, yaşamamızdaki yorumumuz, yorumumuzun taşıdıkları:

Nabokov’un ‘Musique’ öyküsünde bir piyanist piyano çalmaktadır. Sayfaları çeviren kadın, piyanistten hızlıdır. ‘Adam sol avucuyla sertçe vurarak durdurdu hareketi. Ardından inanılmaz bir hızla sayfayı çevirdi ve aynı hızla elleri uysal klavyeyi yeniden hiddetle yoğurmaya başladı.’ Bu zamanla, ritimle, ölçüyle kazanılan özgürlük, büyük sanatçıların alametifarikası olan bu çalıntı zaman, çok da büyütülmemelidir; notaların çalınması ve sayfaların çevrilmesi gerektiğini biliriz, ancak icra esnasındaki yorum ânını seçmek azımsanmamalıdır. Küçücük ama dimdik bir kız çocuğu gibi duran insan özgürlüğü budur.”

(Okumaya devam….)

Devamı şurada ve şurada.

***Michel Schneider, Okumak ve Anlamak, Kolektif Kitap, 2016 (Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter)

Bir Cevap Yazın