Söğüdün Yaprağı

Orhan Sinan Aktuğ’un anısına

“Ara sıra oturup konuşuyoruz. Söz sana gelince hemen ‘Söğüdün Yaprağı’ türküsüne başlıyoruz Seyfi’yle ben. Belki garip karşılayacaksın; herkesi bir türküyle anımsıyoruz ikimiz. Aysel Abla’yı kandırıp sazı aldık mı, senin türkünü de söylemeye başlıyoruz.”

Yıllar önce yazılmış bir dolu mektupta kendimle karşılaştım bugün. Bu da onlardan biri… Halk edebiyatı nazım biçim ve türlerini anlattığım derslerden birinde, demek ki pek bir şevkle söz etmişim “Zeynebim” türküsünden…(Benim en sevdiğim, en birinci türküm Daimi’ye aittir ve şu an ekranda söylenmektedir: Bu da Gelir Bu da Geçer Ağlama)

Yaşıtlarım, arkadaşlarım ve aynı zamanda öğrencilerim pozisyonundaki kişilerle iletişimim Ankara’ya master’a geldiğimde de sürmüştü. En çok da bu mektubun sahibiyle yazışmışım. Alt sınıflardan birisini “sen” hitabı için uyardığımda –ki sonra çok çok iyi arkadaş olduk- onun kullandığı koz güçlüydü:

“Ama onlar ‘sen’ diye seslenebiliyor.”

Arkadaşken, hoca konumuna geçmenin şimdi gülümseten acemilikleri! O “sen” olabilenlerle mektup gündemlerimiz: Tatlı okul dedikoduları, edebiyat okumaları, tiyatrolar…

“Sen çoktan tiyatrolardan dönmüş, uykuya dalmışsındır.”

Tiyatroya şimdikinden kat kat fazla gittiğim; Ankara’nın benim için, tiyatro, sinema, Dost Kitabevi ve Milli Kütüphane anlamına geldiği zamanlar…

O zamanlar sevdiğim, defterimin ön sayfasına yazdığımı iyi hatırladığım bir şiiri, demek ki arkadaşlarımdan birine de göndermişim:

“Seyfi’ye attığın kartta bir şiir yazmışsın Behramoğlu’ndan, ‘Yaşadın mı büyük yaşayacaksın!’ Bir iki baktım herkesin ağzında dolaşıyor; Aydan geliyor, ‘Yahu şu şiiri bana da yazsana.’ diyor. Yazıyoruz. herkes ezberlemiş. Biz ne denli uğraşsak böyle sevdiremezdik şiiri kimseye. Hayırlı bir iş yapıyorsun.”

Hadi şimdi o uzun ve güzel şiirden (“Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir şey Var”) bile isteye ve dahi belli bir amaçla şu dizelere sarılayım:

“Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın”

Not (19 Ocak 2017):

Mektuplarda canlanan master günlerimin ve öncesinin özlemiyle yazdığım bir blog notuydu. O yüzden ad yazmamıştım. Bugün öğrendim ki o zamanlardan sonra bağımın kaybolduğu o arkadaş grubundan ve bana yukardaki satırları yazmış olan –iyi ki yazmış, hayatımın güzel çentikleriymiş– arkadaşım (Orhan Sinan Aktuğ), dün kalp krizi geçirip vefat etmiş.

Birkaç gün önce o arkadaş grubundan bir başkasıyla, hem de şimdilerde “uzak bir ülkede” yaşadığını öğrendiğim Osman’la geçmişin bağını kurmaya çalışırken, bugün aynı gruptan Sinan’ın vefatını öğrenmiş oldum. :( Birkaç gün önce de doktora hocamın (Prof.Dr.Orhan Okay) vefatını öğrenmiştim… Hayatın acıtan yüzü…

5 Yorum: “Söğüdün Yaprağı

  • Kalırsa geriye yazılanlar kalır, iyi ki yazmışsınız.

    • okuma günlüğü

      19/01/2017 at 21:41 Cevapla

      Öyleymiş gerçekten. Sahiden söz uçar yazı kalırmış. Her satır, hayattan zamana düşülen, yaşadığına dair bir çentikmiş.

  • Yazını tekrar okudum Hayriye (hocam). Bir kat daha özlemişiz Sinan’ı….

    • Ne denebilir ki?!Cibran’ın şu sözünü çok severim ve bi parça avutucu bulurum:
      “Sevinçli olduğunuz zamanlarda gözlerinizi yüreğinizin derinliklerine çevirirseniz, size sevinç veren şey uğruna bir zamanlar nice kederlenmiş olduğunuzu görürsünüz. Kederli olduğunuz zamanlarda da yine yüreğinizin derinliklerine bakın, o zaman gerçekte, bir zamanlar sizi mutlu kılmış olan şeye ağlamakta olduğunuzu görürsünüz.” (Halil Cibran) 

  • Evet, sevincin içinde keder, kederin içinde sevinç vardır. Bu iki zıt duygu ikiz kardeş gibidir aslında. Her ne kadar birbirine benzemezmiş gibi gözükseler de ayrılmaz parçasıdırlar birbirinin. Asil ruhlu insanlar, bu iki duyguyu aynı anda hissedebilirler. Bu yüzden hep Kederli bir gülümseyiş dolaşır bu insanların yüzünde…

Bir Cevap Yazın