Sineklerin Tanrısı (William Golding)

Sineklerin Tanrısı (William Golding), 20.yy edebiyatının kült eserleri arasında yer alan ve bir tarama yapıldığında hakkında sayısız değerlendirme bulunabilecek eserlerdendir.

Genel bir tarama sonucunda, kitabı okumamış bir okur bile, Sineklerin Tanrısı ile ilgili olarak;

  • Alegorik bir eser olduğuna, gözlük, deniz kabuğu, kazığa dikilmiş kesik domuz başı, yılan, ateş, sinekler vb. ögeleri üzerinden uygarlığı var eden ve yok eden insan gerçekliklerine,
  • Yazarının, Mercan Adası (1858, Robert Michael Ballantyne) romanıyla bilinçli bir ilişki kurduğuna ve eser içinde bu romana yer verdiğine, hatta Ralph ve Jack adlarının bu romandan devşirildiğine,
  • Mercan Adası’nın ütopik, iyimser havasına karşılık, Sineklerin Tanrısı’nın distopik bir evren sunduğuna

dair genel bir bilgi edinir. Geniş özetlerle de okumuş kadar olur.(İlgiyle okunabilecek bir değerlendirme şurada)

sineklerintanrisi

Arama motorlarına ihtiyaç duymayıp kitabın dokusu-kokusu keyfine kendini bırakmak isteyecekler için de sonuç değişmeyecektir, ama en azından romanın çevirisini de yapan Mina Urgan’ın ayrıntılı özeti ve değerlendirmesi kitabın sonunda okuru beklemektedir!

Böyle bir giriş yapma gereği duydum çünkü, ikinci kez okuduğum kitaba dair farklı ne yazılabilir ki diye düşünen iç sesimi susturmak istedim. İlk okuduğumda, öğrencilerimiz de okumak durumundaydı, dolayısıyla çok yüzeysel bir iki paragrafla geçiştirdiğim bir blog notu düşmüştüm, adını da bir başka romandan ilhamla “Vahşete Çağrı!” koymuştum. İnsanın, kendi doğasının sesine yanıt verdiğinde, adresin bu iki sözcüğe çıkması aslında ne korkunç, romanda bile olsa!

Mercan Adasi

1858’de yazılmış Mercan Adası’ndan 1954’te yazılmış Sineklerin Tanrısı’na gelesiye, insanlık, arada iki dünya savaşı yaşamış, atom bombasını üretmiş ve kullanmakta beis görmemiş! Sonuçları itibariyle Sineklerin Tanrısı’nın dayandığı bilinç, 19.yyılın akla dayalı insanlık ufkundan, ideallerinden ve dolayısıyla romantizminden çok uzağa düşmüş; üstelik, bu ufka rağmen, önlenememiş savaşların acımasız yüzleriyle tanışmış 20.yyılın gerçekliğinde şekillenmiştir.

“Sineklerin Tanrısı’nın başlangıcını okuyanlar, bu kitabı ıssız bir adada çocukların serüvenlerini anlatan, küçükler için yazılmış bir öykü, R.M. Ballantyne’ın 1858’de yazdığı ünlü çocuk kitabı Coral Island’ın (Mercan Adası) çağdaş bir uygulaması sanırlar. Hatta Golding, kendine özgü buruk alaycılıkla, okuyucunun bu sanısını pekiştirmek istercesine. Sineklerin Tanrısı’nın başlıca iki kişisine Mercan Adası’ndaki çocuklardan aldığı Ralph ve Jack adlarını verir. Mercan Adası’nda Ballantyne, oldukça duygusal ve biraz da bön bir iyimserlikle, gemileri battıktan sonra Pasifik Okyanusu’nda ıssız bir adaya sığınan üç İngiliz gencinin, Büyük Britanya uygarlığının oldukça başarılı bir küçük örneğini nasıl yeniden kurduklarını anlatır. Golding’in kitabında da bir mercan adası ve İngiliz çocukları vardır. Ama altı ile on iki yaş arasında olan bu çocuklar, gelecekteki atom savaşı sırasında, güvenilir bir yere götürülmek üzere bindikleri uçak bir saldırıya uğradığı için bu mercan adasına düşmüşlerdir. Ve bu mercan adasında olup bitenler, Ballantyne’ın romanında olup bitenlere hiç mi hiç benzemediği gibi, Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı da değildir.”

“Alegori”, en basit haliyle; somut nesneler, durumlar, kişiler üzerinden soyut kavramları ifade etme yoludur. Sineklerin Tanrısı’nda mercan adası=dünya eşitliği esas alındığında, romanın kişileri ve aralarında oluşan durumlarla, bu durumlara aracılık eden nesnelere yüklenen anlamları okumak kolaylaşacaktır.

Savaş ortamından, yani şiddetin kucağından uzaklaştırılmak istenen 6-12 yaş aralığındaki kalabalık bir grup çocuğu taşıyan uçak, bir mercan adası üzerinde düşer ve çocuklar adanın değişik taraflarına dağılır. Sarışın, kusursuz vücutlu, albenili, asker çocuğu Ralph ile kimsenin adını öğrenme tenezzülünde bulunmadığı(!) şişman, ileri derecede miyop, gözlüklü, astımlı, konuşması aksanlı “Domuzcuk” arasındaki diyalog, insanın insanla karşılaştığı, farklı ölçütlerde alt-üst değerlerinin ve dengelerinin kurulmaya başlandığı dönemlere denk düşer:

  • Ralph, sağlıklı yapısı ve fiziksel üstünlüğü ile “ŞEF”,
  • Domuzcuk, iyi düşünen yanıyla şefin “AKIL”, sakinliğini bozmayan yanıyla “SAĞDUYU”

sineklerintanrisi-1

Adadaki diğer sakinlere/çocuklara ulaşmanın yolu, onlara seslenmektir. AKIL, pratik bir yol olarak “deniz kabuğu”nu önerir. Öneri işe yarar. Denizkabuğu, sıradan bir nesne olmanın ötesine geçer; sıradan bir iletişim nesnesi iken, elinde bulundurana söz söyleme hakkı veren hatta şeflik payesi kazandıran özel bir araca dönüşür:

  • Deniz kabuğu= İnsanların söz söyleme ve yönetme yetkisi, DEMOKRASİ, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

seashell

“Oylama yapalım…”

Denizkabuğu oyunu kadar hoş bir oyundu bu oylama işi. Jack karşı koymaya başladı. Birinin şef seçilmesi konusunda genel istek, Ralph’ın şef seçilmesi isteğine dönüştü oybirliğiyle. Aslında çocuklardan hiçbiri, bu isteğin yerinde olduğunu kanıtlayacak bir neden gösteremezdi; çünkü akıl belirtileri gösteren tek kişi Domuzcuk’tu; şef olarak ilk düşünülmesi gereken de Jack’tı. Ne var ki, tüm gözler, hiç kıpırdamadan oturan Ralph’a çevrilmişti: Ralph iriydi, Ralph güzeldi. Ama farkına varmadıkları halde, onu seçmek istemelerinin gerçek nedeni DENIZKABUĞUydu. Bu büyük şeytanminaresini seslendiren, çabucak kırılabilecek bu güzel şeyi kucağında tutup onları kayalıkta bekleyen çocuğun bir ayrıcalığı vardı.

“Denizkabuğunu tutan!”

“Ralph! Ralph!”

“O boru gibi şeyi öttüren, şef olsun!” (Mina Urgan, “Sonsöz”-Sineklerin Tanrısı)

Toplantılarda söz almak isteyenler, deniz kabuğunu ellerine alıp düşüncelerini belirtirler. Temel gereksinimleri hayata geçirmek için Ralph’in şefliğinde, belli bir hiyerarşik düzende, iş bölümüne dayalı bir yaşama tarzı geliştirilir.

Adadan kurtulma umudu olarak uzaklardaki büyüklere işaret vermek üzere hiç sönmeyecek bir ateş yakmak için de AKIL devreye girer. Domuzcuk’un  her şeyi daha açık görmeyi sağlayan “GÖZLÜK“ü işe yarar. ATEŞ, insanlığın uygarlıkla kuracağı bağın ilk adımıdır. Kötülük egemen olduğunda, artık, deniz kabuğu bir yana atılmış, ateş sönmüş, gözlük kırılmış ve Domuzcuk öldürülmüştür!

Derken… Domuzcuk(AKIL)’la yan yana yürümeyi tercih eden Ralph(ŞEF)’in karşısında en az onun kadar güçlü duran ama eğilimi otorite ve şiddetten yana olan Jack (AVCI) vardır.

Zorbalığa dayanan üstünlüğünü bu adaya gelmeden önce koronun başıyken kuran Jack, ileride göreceğimiz gibi, güçlendikçe zorbalığı da artırır; Leigh Lodson’un dediği gibi küçük bir Hitler’mişçesine davranmaya başlar: Ona hizmet etmedikleri, sadece meyve yiyip oyun oynadıkları, geceleri de korkudan ağladıkları için, altı yedi yaşındaki küçükleri, yaşamaları gereksiz yaratıklar sayar… Aklına esince, kulu kölesi haline gelen çocukların elini kolunu bağlatıp, hiçbir neden göstermeden onlara dayak atar; faşistlerin şatafatlı törenlere düşkünlüğüyle, yüzünü boyalarla, başını çelenklerle süsleyip, bir put gibi kurulur...

Romanın distopik yönü, Jack’i güçlendiren gelişmelerle doğru orantılıdır. Küçük çocukların KORKUsu, korkunun var ettiği sözde CANAVARa karşı savaşma, açlığı gidermek için başlayan AVın giderek ÖLDÜRMEKten zevk almaya evrilmesi, GÜCün giderek denizkabuğuyla simgeleşen söz hakkını ortadan kaldırması ve İKTİDAR savaşı…

  • Önce, sözü olanın söz alabildiği, “Deniz kabuğu bende!”
  • Sonra, güç sahibinin (Jack) söz sahibi de olduğu, “Şef söyleyeceğini söyledi!”

aşaması… Başta “deniz kabuğu”nun ışıltısına kapılıp Ralph’ı şef olarak seçen ve destekleyen çocuklar (ADA HALKI), zaman içinde ürettikleri KORKU‘ların tuzağına ve AÇLIK‘ın zaafına kapılınca, onlara KORUNMA‘yı ve DOYMA‘yı çekici bir biçimde sunan Jack’in KABİLE‘sine geçerler. Korkunun içlerine düşmesi ve yayılması, otoriteye daha kolay yenilmelerine yol açacaktır. :

Zamanla tüm adaya egemen olan korku, altı yedi yaşındaki küçüklerin önce “yılan gibi bir şeyden” sonra da bir “canavar”dan yakınmalarıyla başlar. Kendi benliğinde de bir canavar gizlendiği için, adada bir canavarın gizlenebileceğine aklı yatar Jack’ın. Domuzcuk, küçüklerin geceleri doğal olarak duydukları korkunun bir simgesi olan bu canavara inanmaz. O, aydınlık kafasını işleterek, böyle hayal ürünü yaratıklardan değil, ancak insanlardan korkulması gerektiğini söyler. Ralph da canavara ilkin inanmaz. Ama bir süre sonra, dağın doruğuna konan korkunç şeyi gecenin karanlığında kendi gözleriyle görünce, canavarın varlığını yadsıyamaz hale gelir.

Korku, beraberinde kendi “kutsal”ını(!) ve ritüelini doğurtur. Jack ve yanındakiler, öldürdükleri bir domuzun kafasını kazığa geçirir ve karanlığa sunar; böylece, canavara bir pay vererek kendilerini kurtardıklarını düşünürler. kanlı ve ölü domuz kafasının etrafına kara sinekler üşüşür. “Sineklerin tanrısı” ortaya çıkmış olur!

“Kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı, bu hastalığı, yani insanların içindeki kötülüğü simgeler. Sineklerin Tanrısı, üstüne sineklerin konduğu ölü bir domuz başıdır: Jack, ilkel bir insanın inancıyla karanlık güçleri yatıştırmak, kendini ve kabilesini canavardan koruyabilmek amacıyla, öldürdüğü bir domuzun başını kesip iki ucu sivritilmiş bir kazığa geçirmiş, kazığı bir put dikercesine toprağa çakarak, bu kokuşmuş domuz başını canavara sunmuştur, İngilizlerin Beelzebub dedikleri şeytanın Kutsal Kitap’taki İbranice adı, Sineklerin Tanrısı anlamına gelen Ba-al-z-bub olduğu için de Golding kitabına bu adı vermiştir.”

Aklı geride bırakan, otorite ve şiddeti hakim kılan adımların geldiği en korkunç noktanın cümlesi daha da ürkütücü:

  • “Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!”

characters

Öylesine ürkütücü ki, Jack, hiçbir işe yaramadığını düşündüğü kendisinden küçük çocukların öldürülmesi düşüncesine hiç uzak değildir. Bir akşam, domuz avının coşkusunu yaşayan çocukların yine bu cümleye havasına girdikleri ritüelin ortasına düşen Simon, “canavar”a dair gerçeği anlatamadan öldürülür. Simon, bütün çocuklardan farklı, sessiz, yardımsever ve BİLGE ve İYİLİKten yana insan duruşunu yansıtır. ŞEF’in bir yanında AKIL varsa, diğer yanında BİLGELİK ve İYİLİK vardır. Sağduyulu Simon, adada konuşulan hiçbir şeyi kendisi görmeden, öğrenmeden dikkate almaz. “Canavar”ın da aslında paraşütüyle adaya düşen ve kayalıklara çakılan bir asker ölüsü olduğunu, paraşütün iplerine takılı olduğu için, rüzgâra bağlı olarak hareketlendikçe çocukların zihnine korku salan bir canavar imgesine dönüştüğünü görür. Görmek, anlatabilmek anlamına gelememiştir yazık ki! Aynı şiddet, Domuzcuk’u yani AKLı da öldürür.

Simon’la temsil edilen İYİLİK’in karşısındaki mutlak KÖTÜLÜK, öldürme eylemini bile başlıbaşına bir zevk halinde yaşayan Roger’dır.

Küçükler, kendi halinde yaşayan, uç dürtüleri olmayan ORTALAMA İNSAN TOPLULUKLARından farklı değildir:

“Ama toplantılar bir yana, büyükçe çocuklara pek aldırmadan, kendilerine özgü heyecanla dolu yaşamlarını kendi aralarında yaşıyorlardı.”

Ancak, bir ritüelin ya da emrin komutasına girdiklerinde, bilinç geri planda kalabilmekte “güruh” halinde kötülüğü çoğaltan bir güce dönüşebilmektedirler.

İyiliği ve bilgeliği somutlaştıran Simon’un sara hastası olarak, aklı ve sağlıklı düşünmeyi somutlaştıran Domuzcuk’unla astımlı ve miyop olarak çizilmesi, belki de bu beyin-kalp yetilerinin hayata geçmek için sağlıklı bedenlere gerek duymasının ince bir ayrıntısıdır ki her ikisini benimseyen ve hep yanıbaşında görmek isteyen de o bedene sahip Ralph’tir.

İlgili: “Sineklerin Tanrısı” (William Golding) ve “Aradaki Boşluk”

***William Golding, Sineklerin Tanrısı, Türkiye İş Bankası, 2013 (çeviri: Mîna Urgan)

Bir Cevap Yazın