Sırça Fanus (Sylvia Plath)-2

öncesi: Sırça Fanus (Sylvia Plath)-1

bebek, sırça fanus, ölüm…

Yahut, doğum-hayat-ölüm… Her fırsatta, bir şekilde sözün bebeklere ve bebekliğe gelişi ile kahramanın sürekli intihar denemelerinde bulunmak isteyişi veya o yöndeki girişimleri … Ortası da bir sırça fanus…

Önce bebekler… Aşağıya aldığım satırların arkasında; bir yanıyla bebekliğin masum, korunaksız ve günahsız yanını, bir yanıyla da zamanı geriye sarıp hayatın boğan fanusundan annenin korunaklı alanına geri dönmek isteyen ruh halini okudum. Gerisi psikanalistlere kalmış! Beni aşar!

Kız arkadaşı ve onun erkek arkadaşının romantik atmosferinde kendini yalnız ve ortam için gereksiz bulup banyoya attığındaki duygusu:

“O duru, sıcak suyun içinde uzanıp yatarken tüm pisliklerden arındığımı hissediyordum, banyodan çıkıp da otelin kocaman, beyaz, yumuşacık havlularından birine sarındığım zaman kendimi yeni doğmuş bir bebek kadar temiz ve taze hissettim.”

Stajı tamamlayıp evine dönmek üzere trene bindiğindeki duygusu:

“Soğutulmuş kompartımandan perona iner inmez banliyölerin havası bir anne soluğu gibi etrafımı sardı. Bu solukta çimen, tren vagonu, tenis raketi, köpek ve bebek kokusu vardı.”

Buddy Willard’la bir geleceği olmayacağını gördüğü günün anlatıldığı kısmın ilk cümlesi:

Bebeğin doğduğunu gördüğümüz gündü.”

Devamında, doktor sevgili, Esther’e kavanozlardaki, değişik haftalara ait doğ(a)mamış bebekleri gösterecektir.

Telesiyej denemesinde hızla düşüp bacaklarını kırmadan hemen önceki duygusu:

“İki yanımda insanlar ve ağaçlar bir tünelin karanlık duvarları gibi geriye doğru akarken, ben tünelin ucundaki durgun, parlak noktaya, kuyunun dibindeki çakıla, annesinin karnında gizlenen tatlı, beyaz bebeğe doğru hızla atılıyordum.”

Buddy’nın bir kıza ilgisini anlattığı ama isterse kendisiyle birlikte olabileceğini yazdığı mektubu okuduktan sonraki kararı yazı bir roman yazarak geçirmektir. Duygusu ise:

Sırça Fanus

“Kendimi uzaktan, bir başkasıymış gibi, iki beyaz ahşap duvar, bir çalılık ve bir karaağaç sırasının ortasında, bir bebek evindeki küçük bebek gibi otururken görüyordum.”

Romanının ilk cümlelerini yazdıktan sonra:

“Orada öylece bir saat kadar oturup bundan sonra ne olabileceğini düşünmeye çalıştım, hayalimde, annesinin eski, sarı geceliğini giymiş çıplak ayaklı yapma bebek de oturmuş dalgın dalgın boşluğa bakıyordu.”

“Ölme”lerden ölme beğenirken aklına düşen boğulma seçeneği sırasında içinden geçen:

“Boğulmanın en yumuşak, yanmanınsa en kötü ölüm şekli olduğunu düşündüm. Buddy Willard, bana gösterdiği kavanoz içindeki bebeklerin bir kısmının solungaçları olduğunu söylemişti. Balıkları andırdıkları bir evreden geçiyorlardı.”

İyileşme sürecine girer gibi olduğunda:

“Bayan Bannister doğrulup oturmama yardım etti.

‘Artık iyi olacaksın. Hemen iyileşeceksin. Biraz sıcak süt ister misin?’

‘Evet’

Ve Bayan Bannister fincanı dudaklarıma uzattığı zaman sıcak sütü, dilimin üzerinde gezdirerek, annesinin sütünü emen bir bebek gibi tadını çıkara çıkara içtim.”

Bunlara ilaveten, hayatına eklenen bebek ayrıntıları da olacaktır: Tedavi sürecinde çalışması için seçilen birim “doğum koğuşu” olur. Tesadüf! Doktoru beklerken karıştırdığı dergi, BabyTalk’tur. Komşularından birinin “yaygaracı” bebeklerinin sesiyle boğuşur vs.

Sırça Fanus

Ve “sırça fanus”..

Hayatın altında kalmanın metaforu… Bir ölme anını kollarken içinden geçirdiği:

“Bayan Guinea’ya minnettar olmam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.

 

Gökyüzünün mavi kubbesi ırmağın üzerinde açılıyordu, ırmak yelkenlilerle benek benekti. Davrandım ama annem de erkek kardeşim de derhal kendi yanlarındaki kapıyı tuttular. Lastikler köprünün ızgarası üzerinde kısaca vızıldadı. Su, yelkenler, mavi gök ve havada asılı duran martılar, inanılmaz bir kartpostal gibi hızla kayıp geçti ve bir anda kendimizi öbür kıyıda bulduk.

 

Gri kadife koltuğa yaslanıp gözlerimi kapadım. Sırça fanusun havası çevremi sarmıştı, kımıldayamıyordum.”

Her şeye rağmen bir parça nefes alabildiği anlarda…

“Bütün o ateş ve korkudan arınmıştım. Şaşılacak kadar sakindim. Sırça fanus başımdan bir metre kadar yukarıda asılı duruyordu. Artık hava alabiliyordum.”

Ve “ölüm” ayağı… Esther’in denemeleri kalsın, romanın ilk sayfasındaki bir başka ölüm bilgisi gelsin… Newyork’taki boğucu yaz sıcağında Esther’i boğan ayrıntılardan biri, sürekli dönen bir haberdir. Rosenberg’ler öldürülecektir. Roman, zaten daha ilk sayfada bu haberin Esther üzerindeki etkisiyle başlar. Rosenberg’lerin ölüm hikayesi siyasidir ancak Esther’in ilgisi, ölüm şekline ve bu şeklin bedene ve ruha etkisinedir. (Rosenbergler Ölmemeli dizisini izlemek istedim şimdi!)

Romanın son sayfalarına gelen okur, “bebek”, “sırça fanus” ve “ölüm” sözcüklerini aynı cümlede okuyacaktır:

“Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.”

Sırça Fanus’u bana ne okuttu? Sylvia Plath’ı ölüme götüren yolun taşlarının neye benzediğinin, duyguların yönünü nasıl ölüme çevirdiğinin ve böyle bir duygu durumunun sözcüklere nasıl döküldüğünün merakı… Ne buldum? Ölümün eşiğinde, annelerin bile gücünün yetemediği derin bir boşlukta insanın nasıl da kaybolabildiğini ve iç acıtan hüznü…

***Sylvia Plath, Sırça Fanus, Kırmızı Kedi Yay., 2010 (çeviren: Handan Saraç)

Bir Cevap Yazın