Soluk Bir An (Behçet Çelik)

Soluk Bir An, soluk sözcüğünü çift anlamlı okuyarak yorumlanabilir pekâlâ: Belli belirsiz, çok kısacık, Fikret’in bir şiirinde yazdığı türden “zâil ü muğfel” bir anın içinde, bir anlık tende hissedilen “soluk”la taşların yerinden oynar gibi olduğu bir iç dünya hikâyesi…

konusu:

İdarî İşler Müdürü orta yaşlı adam (Taner), eşinin arkadaşını evine bıraktığı akşam, bir anlık hissettiği o arkadaş (Esra) soluğundan etkilenir ve kendi kurmacasını yaratmaya başlar. Romanın son satırına kadar kendisi dışında kimselerin bilmediği bir duygu durumunda, bazen geçmişten sayfalara açılarak, bazen bir romantik ortam rüyasına dalarak ama görünürdeki yaşam düzenine de zarar vermeksizin bir derin duygulanım içine girer. Sonda bir sürpriz…

1980’lerin romanında yaygın olan, bir kaç günde, beyinde uzun bir geçmişi çağrışımlarla, hatırlayışlarla güne taşıma, bu romanda da var. Bir farkla: O romanlar, okurundan fazlasıyla emek istiyordu çünkü bilincin nereden nereye aktığını anlamak o kadar kolay olmuyordu. Bu romanda, her şeyi kahraman fazlasıyla yerine oturttuğu için, okura sadece, “Sahi, bu kadar naif mi olur bu duygu işleri?” sorusuna kendince yanıt vermekten öte bir şey kalmıyor.

O kadar ki, metinler arasılık içeren yönü bile okura bırakılmamış; Taner’in diline, beynine düşen tüm dizeler, “Alıntılar, göndermeler” başlığıyla, bir tür Attila İlhanvâri  “meraklısına notlar” cinsinden romanın sonuna eklenmiş.

Soluk Bir An

Benim için romanın en keyifli yanı, yazarın Taner’in aşıklık hallerini tatlı tatlı tiye alarak anlatışıydı.

Neyse… Tematik çalışanlar için “orta yaşlı adamın duygu durum halleri” hanesine eklenebilecek romanlardan birini daha okumuş oldum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Barış Bıçakçı) ile Baba Oğul ve Kutsal Roman (Murat Gülsoy) da başka açılardan bu kategoriye girebilir.

Not:

Kitaptan derslerimde kullanacağım minik nolarım var ama aşk halleri, dünya işleri değil! Bu hallerin dile yansımaları… Mesela, aşık adam eşiyle Esra’nın eve gelip gelmeyecekleri merak eder de açıktan soramaz ergen oğluna. Lafı yemek üstünden dolandırırken bir basit(!) ekle açık verir:

“‘Ben okuldan sonra sosisli sandviç yedim, aç değilim, sen ye istersen.’

‘Yoo, o kadar acıkmadım ben de, hem gelirler belki birazdan.’

Gelirler’ Neyse ki oğlan babasını yarım kulak dinliyordu; gözünü az önce açtığı bilgisayara dikmiş, bu gereksiz çoğul ekini işitmemişti.”

*** Behçet Çelik, Soluk Bir An, Can Yay., Mart 2012

Bir Cevap Yazın