Tarla Kuşunun Sesi (Mustafa Kutlu)

Tarla Kuşunun Sesi ; bir yörük ailenin ve dahi bu toprakların bozkırında can bulan tüm tarla kuşlarının yer yer naif yer yer tiz bir çığlığa ve açık itiraza dönüşen sesidir; II.Abdülhamit döneminden Cumhuriyet yıllarına uzanan bir siyasal sürecin değerlendirildiği bir kısa Türkiye tarihidir; destandan geleneksel halk hikayeciliğine ve sonrasına uzanan anlatı dillerinin hikâyesidir.

tarla kuşlarının hikâyesi…

Tarla Kuşunun Sesi, iki büyük hikâyeden oluşuyor ama hikâyeler, aynı ailenin iki kuşağını anlattığı için roman gibi de okunabiliyor.

Molla Murat, okuma yazması olmayan gencecik bir yörük delikanlısı olarak gittiği asker ocağından, iyi bir okur yazar ve hâfız olarak memleketine döner. Aşka düşer, sevgiyi tanır, çocukları olur. Osmanlı’nın yıkılışını, Cumhuriyet’in kuruluşunu görür ve bu süreçteki sancıları yaşar. Kendi yağında kavrulan bir konumdan yaşadığı köyü imrenilesi bir hayat alanına çeviren bir lidere dönüşür. (Okurken, bazı yönleriyle, aklıma Ahmet Midhat’ın Bahtiyarlık romanı geldi.) Bu, kitabın birinci hikâyesidir. İkinci hikâye, yokluktan varlık çıkaran Molla Murat’ın torunu Hamit’in ve çocuklarının “kayıp tarih”ini anlatacaktır. Varlık nasıl yokluğa evrilir, ama niyetler iyiyken ama niyetler akıl almaz hainlikler barındırırken…

Tarla kuşları çok ve renkli… Türkiye mozaiği bir tür; tarla sürmeyi bilen Babo’dan Kayserili taş ustasına, imar planı yapan Yorgo’dan mahallenin delisi Ziya’ya, çaycı Şerafettin’den ayyaş Hamza’ya vb.

Tarla Kuşunun Sesi

Tarla Kuşunun Sesi ve kısa Türkiye tarihi

Molla Murat’ın hikâyesi, bir yanıyla Anadolu’da kök salan bir imparatorluğun son döneminin ve filizlenen Cumhuriyet’in ilk yıllarının hikâyesidir. Tohumu ağaca dönüştürebilen “yörük” vurgusu ilk hikâyeyle yan yana gider, Tarla Kuşunun Sesi’nde:

“Görüyorsunuz bir yörük neler yapıyor.’Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.’”

II.Abdülhamit döneminden Cumhuriyet yıllarına akan zamana sığan savaşlar ve siyasî hareketler, bir şekilde Molla Murat’ın hayatına eklemlenerek kitapta yer bulmuş. Murat, çevresini geliştirerek dönüştüren ve bunu yaparken dinî duyarlıkları dikkate alan muhafazakâr bir ufku temsil eder; dolayısıyla olayları da bu ufuktan yorumlar. Bazen tatlı dokundurmalar, bazen –edebî eserlerde hiç sevmediğim- altını kalın kalın çizmeler, okuru bekler. Bir dönem, romanlarda neredeyse karikatürize edilmiş şekilde çizilen imam, ağa figürleri gibi, burada da karikatürize ve itici bir tip vardır: Muallim Celil. Onun şahsında ve anlatılan bazı sahnelerde Cumhuriyet’le yukardan gelen bazı uygulamaların aşağıda nasıl itici bulunduğu ve bu toprakların “tarla kuşları”nın varlıklarını nasıl korumaya çalıştıkları anlatılır.

“hikâye”yi hikâye etmek

Ve kitabın benim en çok ilgimi çeken yönü… Öğretmenlere önerimdir: Hikâyenin tarihini anlatmanız gerekiyorsa, bırakın, Tarla Kuşunun Sesi, destandan geleneksel halk hikâyeciliğine, meddahtan orta oyununa, oradan romana uzanan uzun soluklu bir anlatı dilini öğrencilerinize en anlaşılır haliyle örneklesin:

Kahvehânede tatlı tatlı atışan iki ihtiyarın, Molla Murat ve arzuhalci Mustafendi’nin sohbet dili ile onları keyifle dinleyenlerin oluşturduğu “sohbet köşesi” aklınıza hemen orta oyununun Kavuklu ile Pişekâr’ını getirecektir. Getirmezse de bir başka anlatıcı bunu size hatırlatacaktır:

İşte bu sahneler tam bir orta oyunu idi. Cemaatı buraya çeken bu iki ihtiyarın çekişmesi, kavgası idi. Kahve milleti gülmekten kırılıyordu.

Birinci hikâye, üç birlik kuralı misali, tek mekânda, saatler içinde ve bir olaya odaklı ilerler. Tek mekân olan kahvehane hiç de tesadüfî görülemez. Kendinizi bir anda 16.yüz yılın kahvehane geleneğinin tam ortasında, anlatırken yaşatan bir hikâye anlatıcısının karşısında hissetmeniz mümkün. İki ihtiyarla ilk hatırlayacağınız orta oyunu olsa da kahvehane ortamıyla muhakkak meddahlara da aklınız bir gidip gelecektir. Özellikle Murat’la Saliha’nın aşkının hikâye edildiği sayfalarda… Bir “râviyân-ı ahbar…” ifadesi de geçse geleneksel halk hikâyelerini de yazıya dahil etmek kolaylaşacaktı.

Hikâye demişken, bütün büyük anlatı türlerinin atası destana da bir selam verildiğini unutmamalı. Molla Murat’ın eşkiyaya karşı verdiği mücadele, destanın kahramanlığa dayalı içeriğine zemin hazırlar:

“Köroğlu değilsem de yörükoğluyum bak.”

Bu, eşkiyayla mücadeleden bağımsız, Molla Murat’ı anlatan bir “destan”dır. Destan, kitapta sıklıkla geçer ama epik yanı hiç hissedilmez.

“-Ne anlıyorsun şu morukların sohbetinden?

Otururken:

-Öyle deme arkadaş, destan bu destan.

-Hıh! Destanmış. Bıyığımın destanı.”

Tarla Kuşunun Sesi

Şu alıntıda, Tarla Kuşunun Sesi’ni yazdıran destanın ruhu görülür sanki:

“-Ama vali bu mektup sonucu bir madalya aldı.

-Alsın gözümüz yok.

Madalya onda kalsın.

Destan bize yeter.

Bu destanı kimse söylemese tarla kuşları söyler.”

Büyük ölçüde, görmüş geçirmiş iki dostun muhabbetinden takip edilen hikâyenin bir üst anlatıcısı da var. Ahmet Midhat’ın okurla sohbet eden, durumları yorumlayarak aktaran, mizahı da keskin dili de içeren üslûbunu hatırlatan bir anlatıcıdır bu. Her bir şeyi bilir, özet geçer ve hikâye eder. Misal:

“Başka şeyler de konuştular. Ama cenazenin ardından biz bunu nakledemeyiz. Günah.”

“Tanışmalarının üzerinden birkaç gün geçmişti ki. Sefa kıza bir mektup gönderdi. Tahmin edersiniz işte, bir ergen mektubu. Buluşalım, konuşalım diyordu.”

“Bunlar kimin ‘oh’ları acaba. Sevgili okur sen anladın onu.”

mustafa kutluYıllar önce, aziz hocam Orhan Okay ve İnci Enginün için düzenlenen armağan kitaplar toplantısında gördüğüm Mustafa Kutlu’yu sanki kitapta da buldum (göbek hatırlamıyorum:)) “Bu sırada kahve kapısından biri girdi. Orta boylu, elli yaşlarında, göbekli, başı kabak bir adam. Doğrudan Şerafettin’in yanına gitti.” (Kısa bir diyalogun ardından aşağıdaki alıntı gelecektir.)

Sürpriiiz… Kahvehanedeki muhabbetin en koyu yerlerinde birileri, kendi minik hikâyelerinin içinden çıkar içeri girer. Anlatıcı, bir anda yazar kimliğini açık eder ve nedenini açıklar:

-Yahu Mustafa Kutlu!

Evet.

-Ne diye ikide bir kahveye adam sokup destanı kesiyorsun.

-Bir kere o destan değil hikâye.

-Neyse ne!

-Hikâye anlatan arada bir nefeslenecek. Kahveye giren olmaz ise bu nefes nasıl alınacak? Fazla nağme yapma, kır dizini dinle.”

bir hikâye kurmak ve onu inandırıcı kılmak ne kadar önemli?

Kurmaca bir eserse okuduğunuz, adı üstünde kurulmuştur, kurgulanmıştır; bilirsiniz, o dünyaya gönüllü kanarsınız ve okursunuz:

“-Yahu senin anlattığın bu yörük hikâyesi de öyle. Yani olacak şey mi o yumurta falan. Anca masallarda, destanlarda olur bu.

-Ee! Bizim anlattığımız da destandır be!

-Ohoo! O zaman uydur uydur söyle.

-Yavrum bu sanat dediğin şey zaten uydurmadır. O kadar iyi uyduracaksın ki, gören inanacak, dinleyen inanacak.

-Ben inanmıyorum arkadaş, olmaz böyle şey.

Hah, işte bu! Olmaz denen şeydir destan. Sinema da olacak şey değil; perdede gölgeler oynuyor, salonda insanlar ağlıyor. O kadar iyi oynayacaksın ki gerçekten daha gerçek olacak.”

“-Mustafendi, bırak da ben devam edeyim.

-Nedenmiş o?

-Efendim bu Sultan Hamit bahsi tamamen uydurma.

Ee! Canım hikâye düzüyoruz, elbet bir kısmı uydurma olacak, yeter ki dinleyenler inansın.

-Seninkinin tamamı uydurma.

-Olabilir. Adam roman yazıyor tamamı uydurma.

-Gerçekleri ne yapacağız?

-Biz fotoğraf çekmiyoruz. Ne yani adamın romanı Resmi Gazete mi olacak?”

Uyaranı bol, 141.karaktere zor gelen okura dokundurmalar da iyi :)

“Doğrusu ben; şöyle süslendi, böyle heyecanlandı, kalbi küt küt atmaya başladı gibi tasvirleri sevmiyorum. Bunlar eskidi, cılkı çıktı. Zaten günümüz gençliği bu laflara aldırmıyor. Onlar için önemli olan aksiyon. Uzatmayalım.”

Bir de okura satır aralarını okuma fırsatı tanımayanlara dokundurma mı ironi mi olduğunu tam kestiremediğim şu satırlar:

“Yapıp ettiklerimizin izahı böyle kolay mı yani. Peki nedir? Yazar efendi sen söyle. Bilemem. Yazarların böyle psikolojik sosyolojik vb. çözümler üretmesini sevmiyorum. Gerçi ben de çokluk böyle izahlara girişmişimdir ama bu durum neticeyi değiştirmez. Hata benim diyebilirim. Kahramanların dünyasını önce kurup sonra yıkmak; veya onun mahremiyetine girmek, sırlarını faş etmek marifet mi yani? Öyle. Ne diyorlar: Adam insan psikolojisinin dibine inmiş, pes valla diyorlar. Yok arkadaş. İnsan kendini ne kadar tanıyor ki kahramanın dibine insin. Bırak bazı şeyler bilinmez kalsın, faili meçhul olsun, onu da kendini çokbilmiş sanan okuyucu bulsun.”

sadede gelirsem…

Tarla Kuşunun Sesi, bildiğim Mustafa Kutlu üslûbundan biraz farklı, kendini kolay okutan bir kitaptı. Birinci hikâyeyi, “hikâyeli tarih”;  ikinci hikâyeyi, futbollu, sinemalı, at yarışlı, kolay kârların ardına düşmeli, aşkın “zamane” hallerine tanıklık eden “kayıp”ların tarihi olarak okuduğunuzda anlam katmanları genişleyen ve tarla kuşlarının sesini daha gür duyurtan bir eser… Duymak, anlamaya açılan bir kapı…

*** Mustafa Kutlu, Tarla Kuşunun Sesi, Dergâh Yay., Ekim 2017

Bir Cevap Yazın