Yedinci Gün (İhsan Oktay Anar)

İlahi İhsan Oktay, pardon Ogeday İhsan; o da nereden çıktı, İhsan Sait diyecektim. :)

İhsan Oktay Anar’ın son romanı Yedinci Gün değişik katmanlarda okunabilecek kitaplardan…

Meselâ bir Türk-Alman iş birliği hikayesi (İhsan Sait’in hayatını bir Alman kızın resmi ve mektubu değiştirir; zeplin yapımında bir Alman mühendis vardır, zeplinin bitiminde Alman askerler araca el koymak ister vs.yahut savaşın, şiddetin parodisi (çekik gözlü Moğol İhsan Sait’in hatırlattıkları, Sarıkamış’ın donduran ayazında donan askerlerin betimlenmesi, bahsi geçmese de adı geçen, babasını öldüren Kronos’un vurgusu, Hitler ve gamalı haç… ) yahut insanlığın modernleşme sürecinin bilim ve dinle imtihanı yahut uçuk birkaç adamın gülünesi serüveni… Yahut ne anlatırsa anlatsın, bırakın kendinizi dilin zekice, hınzırca kotarılmış mizahî tadına, aksın gitsin kitap… Yeter ki dikkatinizi başka bir şeye vermeyin… Bir labirentte kaybolup gitmek işten değil!

Ben, bir yanıyla tasavvuf parodisi olarak, bir yanıyla da insanlık kültürünün bilim-din sarmalı içinde okudum olayları, her ne hikmetse! Dağılmamak ve dağıtmamak için de sadece bu noktadan birkaç not düşeceğim.

“Baba”, “Oğul” ve –kutsal ruh diyesim var– “Hayalet” bölümlerinden oluşan romanın bu bölümlere yayılmış kişileriyle tanışmak için, öncelikle Hollywood filmlerindeki gibi geniş perspektiften sahaya bir kuş bakışı bakmak, arada bir dolu ayrıntıya dala çıka, ağır ağır odağa doğru yol almak ve nihayet keskin bir tümcede ya zamanın ya mekânın içine dalmak lâzım… “Baba”da, Paşaoğlu’na gelesiye, önce Abdülhamit’i bir saray odasında görmek, elindeki sineklikle bir sineği avlarken yakalamak, dışarıdaki bağrış çığrışın arkasına düşmek, ara sokaklardan birinde kaçırılan bir şeyhin akıbetini merak etmek ve  sayfalar sonra, padişahın süt kardeşinin torunu Paşazade’nin odasına uğramak lâzım geldiği gibi… Derdimiz de o değil! O basamaktan, asıl roman kişisi İhsan Sait’e geçeceğiz. “Oğul”da, Ali İhsan için Sarıkamış faciasının ortasına düşmek gerektiği gibi yahut “Hayalet”te neredeyse Adem’den başlayıp şöyle bir yüzyılların üstünden geçip…

Bilim ve din, roman kişilerinin bilinçli seçimi olmasa da aynı odakta hayatlarını yönlendiren ve bir şekilde hep birbiriyle ilintili iki gerçeklik Yedinci Gün içinde.

Bilimsel buluşlara meraklı Paşaoğlu, kumar oynadığı mekanın sahibi, hidayete ermiş müslüman Alman mühendis “Aman Baba”nın yönlendirmesiyle ve hayatın garip cilvesiyle inançlı bir dindara dönüşür. Kur’an’ı radyo dalgaları aracılığıyla dünyaya duyurmayı hedefler ve bu hedef, İstanbul’a iki “demir minare”/anten kazandırır. Paşaoğlu amacına ulaşamaz ama Allah’la safiyane –bu sözcüğün kaç anlamı varsa, hepsi içinde- iletişim kurma hayali için kendi  kalbini yeterince temiz bulmayıp da kalbi temiz şeyhlerin peşine düşünce, olanlar olur. Zavallı yedi şeyh, kafalarına takılan, iletişim sağlayıcı (!) kablolar nedeniyle bir tür elektrikli sandalyede kömürleşmiş kafataslarıyla bir hayalin bedelini ödemek zorunda kalırlar.

Tesadüfen bu sürece tanık olan İhsan Sait, Paşaoğlu’nu ortadan kaldırır ve demir minareler aracılığıyla kendi hayallerine doğru yol alır. O, sandalye faslını terkeder. Ruh sağlığının bozulduğu bir devrede hayatına bir “suret” girer: Güzel Alman kızı Döjira’nın bir resmine ve her nasılsa kendi kasasında bulduğu mektuba, dolayısıyla kıza aşık olur:

“Allah allah! Tarihte bir tuhaflık vardı! Olur şey değil ki bu mektup, birkaç gün, birkaç hafta yahut birkaç sene önce yazılmış değildi. Tarih gayet güzel bir el yazısıyla şuurlu olarak atıldığına göre bir hata yapılmış denilemezdi. Fesupnallah, Prenses Döjira, mektubu mâzide, âtide yazmıştı! Heyhât ki ne heyhât! İhsan Sait hayretler içinde kalmıştı. Şu anda ve zamanda, aşkını arz kürenin hiçbir yerinde bulamazdı. Cebinden saatini çıkarıp saniyesine baktı: İbre istikbâle doğru, aşığına kavuşmasına yetecek kadar süratle ilerlemiyordu. Oysa Döjira mazide ya da bugünde değil, akrep ve yelkovanın ağır aheste ilerlediği gelecek zamandaydı.”

Artık tek derdi, o kıza kavuşabilmektir. (Mesneviler, halk hikayeleri, surete aşık olmak vs.) O aşk uğruna, bilim ve teknolojinin nimetlerinden yararlanarak herkeslerden gizli bir zeplin bile yapar. Ezelî ve ebedî aşk, sen nelere kadirsin! Ne var ki, Alman subaylar zeplinine el koymak isteyince, bir gece her şeyi geride bırakarak zepliniyle birlikte uzaya doğru yol alır…

Buradan itibaren İhsan Sait’in geleceğe doğru “evren”sel yolculuğu başlar. Uzayda, geçmişte, gelecekte dolaşan Sait’e yetişmek zor… Ona yetişme çabası, okurun bütün bir insanlığın kültür tarihini şöyle bir film şeridi gibi zihninden geçirmesi demek! Mitlerden Hitler’e kadar…

İhsan Sait, tekrar okurun karşısına çıktığında, başka bir mertebeye ulaşmıştır artık. Tek isteği de “insan-ı kâmil” olmaktır, üstelik bunun için bir örneği de vardır.

Döjira’nın aşkından, “insan-ı kâmil”e doğru emin adımlarla ilerleyen İhsan Sait’in bu konuda örnek gösterdiği kişinin İdris Âmil Zula’nın hikayesi de bir başka âlem! Hitler dönemindeki gibi her bir şeyinden nümuneler alınarak üstünden seçkin insana dair deneyler yürütülen ve adına “İdrisoloji” kürsüsü bile açılan bu “kâmil” mertebedeki zâtın sevdiği hatun kişinin adı da tesadüf olmasa gerek: Leylâ. Hani şu Tanpınar’ın güzelim dizesiyle, “elâ gözlü çöl ahusu”, Mecnun’un Leylâsı, ilâhî aşka açılan kapı…

İhsan Sait’in macerası bir aşkın izinde kâmil insana doğru yol alıştır! Bu da yorucudur. Nitekim, Tevrat ve İncil’den tanıdık bir anektod, kitabın adına da işaret etmek üzere, bu maceranın sonuna eklenir:

“Kitabı tam altı gün boyunca yazdırdı. Döjira’ya kavuşma vakti gelmişti. Nihâyet altıncı günün gecesi saatler 12’yi vururken şöyle dedi:
‘Artık yoruldum ve yarın dinleneceğim, siz de öyle yapın.’
Kitabının son cümlesi bu idi.”

Çok şey yazdım gibi, oysa sadece birkaç not düştüm. Hepsi bu…

Bahsi kapamadan eklemek istediğim gayet felsefik ve tüm bir insanlık birikiminin özeti diye görebileceğim bir diyalogu da ekleyeyim:

“Eflatun nam bir feylesof, ‘Bu dünya, fikirler aleminin bir taklididir.’ dediğinde, Fars Kralı Dârâ, ‘Nah! Asıl fikirler, bu dünyanın bir taklitidir!’ demişti.”

(Biz daha 18’li yaşlarımızda nam-ı diğer Platon‘un mağara alegorisini kendi aramızda kaynatırken, bir arkadaşım kestirmeden şuna benzer bir şey demişti: Aslında bütün insanlık tarihi “idea” ile “madde” arasındaki önceliğin hangisinde olduğu inancının kapışmasında yatıyor. “İdea”nın maddeden önce geldiği düşüncesi, dini perspektifi; “madde”in ideayı da peşinden getirdiği düşüncesi ise dünyevî bilgiyi ve yansımalarını getiriyor. Tabii, o 18 yaşında böyle bir tümce kurmamıştı ama meali aynen böyleydi. Öyle işte.)

Bazı kitapları okurken, “Yazarı ne çok eğlenmiş yazarken.” diye düşünürüm, Yedinci Gün de onlardan.

EK:

Şurada da bir değerlendirme okudum: Yedinci Gün-İhsan Oktay Anar

*** İhsan Oktay Anar, Yedinci Gün, İletişim, 2012

6 Yorum: “Yedinci Gün (İhsan Oktay Anar)

  • Bir kore filmi vardı. Farklı zamanlarda aynı evde yaşamış iki kişinin zaman ötesi mektuplaşmasını konu edinen bir filmdi. İhsan Oktay da onun gibin bi şey yapmış… güzel olmuşş…

  • Merhaba çok güzel özetlemişsin. Fakat biraz karakter analazi yapabilir misin? Bir de sence kitabın ana fikri nedir? Teşekkürler.

    • elifin günlüğü

      13/01/2013 at 10:43 Cevapla

      Üniversite hocalığından ayrılalı yıllar oldu ama Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilerinin, şu birkaç gün, asla sınav için olmayan (!) ilgilerinden çoooook memnunum. Kendimi yine üniversitede hissettim:)

  • Bilgi üniversitesi öğrencileri olarak bizde size teşekkürleri bir borç biliriz.Kitabı okuduktan sonra bu ufak notları özeti okuduktan sonra ”Yedinci Gün” tamamladığımızı düşünüyorum. Şimdi sınava hazırız

  • Öncelikle perspektifiniz epey sağlammış,tebrikler!
    Sizce ihsan hoca bu eserin de kendi özgün fikrini hangi tarafta temellendirmiştir felsefi bağlamda? Ve ne anlatılmak istenmiştir?

Bir Cevap Yazın