Yılkı Atı (Abbas Sayar)

Abbas Sayar‘ın Yılkı Atı romanı, İç Anadolu’da doğup büyümüş bir yazarın kaleminden İç Anadolu’nun yılkı atlarının içe işleyen hikayesi…

Özeti: Kış başlangıcında, kötüleşen havaya bakıp kendi kendine söylenen, parasızlıktan dem vuran Üssüğün İbrahim, İç Anadolu’nun bir köyünde, geçim derdinde sıradan bir köylüdür. Önce yarışlarda kendisine çokça para kazandıran, sonra çiftçilik yaparken hizmetine koşan “Dorukısrak” atını, artık yaşlandığı ve boğaza yük olduğu için dağlara salıp “yılkı” yapmaya karar verir. Eşi ve oğulları Mustafa ile Hasan çok üzülseler de İbrahim’in tepkisi karşısında seslerini çıkaramazlar. Sonrasında, romanın baş kişisi artık Dorukısrak’tır. Yaşadıkları, bir insanın duygusunda yaşayan ve hisseden bir varlık gibi aktarılır. Dorukısrak, önceleri eve alınmasa da bırakıldığı tepelerden hep geri döner ve evin kapısını zorlar. Sonra pes edip yalnız hayatına alışmaya çalışır. Kendisi gibi bir yılkı olan Çılkır’la arkadaş olur, özgürlüğün tadını alır. Demirkır’ın gücünde iki erkek çatışmasına tanık olur ve güçlünün, Demirkır’ın liderliğindeki diğer yılkıların arasına karışır. Karakışın ve kurtların sınadığı zorlu kıştan hastalanarak çıkar. Ölmek üzere, Hıdır Emmi’nin kapısına yığılıp kalmışken, onun bakımıyla canlanır ve tekrar tepelere salınır.

Bahar geldiğinde, at, Üssüğün İbrahim’in aklına düşer. İbrahim, bir köylüden onun sağ olduğunu öğrenince, kolay yakalamak için evdeki yavrusu tayı kullanmak ister ama sonuç kendisi için hüsrandır: Dorukısrak, tayıyla birlikte uzaklara gider ve bir daha görünmez.

abbas sayar, yılkı atı

bir atın hikayesinden insana ve emeğine dair ne çıkar?

Antakya’da öğrendiğim bir ifadeyi ilk duyduğumda garipsemiştim. Yolculuk için otobüste yer almaktan söz ederken, “kiralamak” sözcüğünü kullanıyorlardı. Mesela 9 saatlik bir yolculuk için iki koltuk kiralamış oluyorlardı, tıpkı, yaşamak için, her ay yenilemek üzere, 30 günlüğüne bir evi kiralamak gibi… Böyle düşününce artık garip gelmemeye başlamıştı. Sonra, Lafarge’ın Tembellik Hakkı’nı okurken bu kiralama bir kez daha aklıma düştü. Bizler de hayatımızı idame ettirmek için yine hayatlarımızı bir yerlere, kurumlara kiralıyorduk aslında. Hayatımızın 24 saatlik her diliminin en az 8 saatinden vazgeçiyorduk. Yılkı Atı’nı okurken de bir kez daha bunları hatırladım. Dorukısrak’ın bir canlı olarak değeri, ürettiği ve üretebileceği iş kadardı. Para getirirken değerliydi, ötesinde kurtulmak gereken bir yüktü.

Bağları koparmak zordur ama bağımsız olmak güzeldir! Dorukısrak, atıldığı yuvasının kapısını zorlarken hissettiği acıyı, tepelerdeki özgürlüğü hissettiğinde geride bırakır. Bu da insana dair çok şey söyler!

“Tokluk, hayatı düşündürür. Toklukla birlikte, hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk bir gâvur şeydir. İyi bir gâvurluktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü arttırır.

Doru, doyunca duygulandı. Üşümesi kesildi. Gözlerindeki koyu siyahlığa bir hoşluk indi. Yaşamaya dört elle sarıldı. Üssüğünoğlu’nu bağışladı kendince. Şimdi ahırın sıcaklığında mutluluk duyup geviş getiren hayvanlara gıpta duymadı. Aksine, onları küçük, zavallı görüyordu. Tayına acıyordu. Hem de iyisinden acıyordu. Bir kalbur saman, bir avuç arpanın kul kölesi olacaktı ömrü boyu… Kimse ‘Ananın hatırı var” demiyecekti ona… (…)

Duygulanışında direndi. “Böylesi bin kez, yüz bin kez daha iyi. Ah, şimdi tayım yanımda olsa..” Yeni, taze bir kişneme bıraktı ovanın boşluğuna…”

yılkı atlarının topraklarının dili:

Yılkı Atı, çok yalın, çok kısa cümlelerle örülmüş bir roman… İç Anadolu’nun derinliğini oluşturan bir dolu ayrıntıdan birinin, yılkı atlarının hüzünlü hikayesini anlatmaya yetmiş bu sadelik. Katmanları yok, göndermeleri yok ama şaşırtıcı şekilde dokunan bir dil.

1971 TRT Başarı Ödülü sahibi eserin cümleleri ne kadar kısa ve günlük dilin yalınlığındaysa, bir o kadar da yerel dilin sözcükleriyle yoğrulu. Üssüğün İbrahim’in atın alnına indirdiği “meses”in “hayvanları dürtmekte kullanılan ucu demirli değnek”, İbrahim’in eşinin elindeki “guşane”nin, “iki yanında tutacak yeri bulunan büyük tencere” olduğunu romandan değil ama orada okuyup merakımla TDK’ya bakınca öğrendim. Bu minik romandan, bir dönem ödevi kıvamında yerel dil sözlüğü oluşturulabilir pekâlâ. Anadolu’nun romanını yazınca belki, bu göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik. En son, Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanında da Ankara-Denizli arası yolların hikayesinde aynı yerel dille karşılaşmıştım.

Yılkı atları deyince Erciyes’in etekleri geliyor akla ilk, ama ben hep Kars- Erzurum arasında, yerleşim yerlerinin yakınlarında gördüğüm atları hatırlayarak okudum. Bi de çocukluğumun geçtiği Trabzon’daki dar sokağa giren at arabasının tıkadığı yoldan geçmek için atın başını çevirme hızını ayarlayarak, azıcık ürkerek hızlı yanından geçtiğimiz zamanları…

Neyse… Yılkı Atı, fiziksel olarak bir güne sığan hacimsiz bir roman olsa da okurda bıraktığı iz, biraz hüzünlü, biraz özgürlük yüklü bir derinlik…

*** Abbas Sayar, Yılkı Atı, Ötüken, 2013

Bir Cevap Yazın