Yüzbaşının Oğlu (Nedim Gürsel)

yüzbaşının oğlu ve cinsellik

Arka kapağa ya da basındaki tanıtımlara kanıp bir ergenle bir orta yaş kadınının fantezilerinin dozunu merak ederek okumaya niyetlenenler varsa, yok öyle bir şey! Yatılı okul yıllarına denk gelen ergen dönemin dile ve bedene yansıyan kaçınılmaz fantezileri mevzubahis ise, ona tamam…

Umberto Eco’nun, manastırda geçen bir cinayet aydınlatılırken  dönemin de panoramasının çizildiği Gülün Adı romanında, çömezin bir köylü kızıyla yaşadığı cinsellik, birkaç sayfalık bir bölümde anlatılır. Gülün Adı filme çekildiğinde, o kaçamağın afişte yer tuttuğunu, filmin orasına burasına da bolca serpiştirildiğini gördüğümde “Satış stratejisi böyle bir şey olsa gerek!” diye düşünmüştüm.

Yüzbaşının Oğlu’nda öne çıkarılan “ergen-yaşlı kadın” aşkı, roman kişisinin kalbinde iz bırakmış ama romanın sayfalarında geniş yer bulmamış bir yaşam kesitinden ibaret.

yüzbaşının oğlu ve 27 mayıs

İkinci öne çıkarılan “satış” malzemesi, 27 Mayıs hadisesi… Askerin yönetime el koyması, Menderes ve arkadaşlarının idamı, Yassıada süreci anlatılıyor ama bu da romanın ana meselesi olarak yer almıyor. Roman kişisinin babası, taşra kentindeki “ayyaş” asker pozisyonundan her nasılsa, 27 Mayıs sürecine uzanan bir çizgide, hatta ipten adam kurtacak pozisyona gelen bir albay konumuna yükselir. Bu yükselişi uzaktan izleyen oğul, durumlara ne kadar vakıfsa, okur da o kadar vakıf olur.

Dolayısıyla, yukarda yazdıklarım çerçevesinde, arka kapakta yazılana katılmak bir parça zor! Yüzbaşının Oğlu, “Nedim Gürsel’in çok tartışılacak, çok ses getirecek yapıtlarından biri.” değil; belki  az biraz “pervasız” bir anlatı…

<Yüzbaşının Oğlu

ne anlatıyor?

Roman kişisi; yaşlı, emekli, eski bir muhabir, tv çalışanı… Ömrü yurt dışında geçmiş; bir gün eşi tarafından terk edilmiş, arada bir kızının yokladığı yalnız dünyasında, arada bir “call girl”lerle gönül eylediği Boğaz manzaralı evinde, her sabah “Nuh Nebi’den kalma Grundig marka” teybi açar ve geçmişi anlatarak kaydeder.

Bugünlerin terminolojisiyle bir tür “tape” roman okuruz yani.:)

O “tape”nin özetini romandan alayım:

“Hikâyeni ilgiyle dinledik, eksik olma içini döktün bize. Kalbini açtın. Anneni, babanı, babaanneni, çocukluğunu anlattın. Yatılı okul yıllarını da. istanbul aşkını paylaşıyoruz, keşke uzun süre yaşadığın Paris’ten de söz etseydin biraz. Yalnız kadınlar değil kentler de kıskançtır. Paylaşılmayı pek sevmezler. Babanın sofra arkadaşlarıyla kendi sınıf arkadaşlarını da tanıttın bize. Kimini sevdik, kimine güldük, kiminden de nefret ettik. Çizdiğin Orhan Amca portresini de, doğrusu, pek beğendik. Komşun Nigâr Hanım’m rolünün daha bitmediğini, onu bir kez daha sahneye çıkaracağını tahmin edebiliyoruz, ilk aşkın acısını, bir türlü kabuk tutmayan yarasını, gerçi herkes bilir ama, bir de senden dinledik.”

Her zamanki gibi benim dikkatim yine dile ve kurguya… Kurguyu bu romanda belirleyen tamamen çağrışım dili. Anlatım dilini belirleyen anahtar sözcük “çağrışım”. Sözcük benzeşimleri veya karşıtlıkları, anlatıcının bir olaydan bir başka olaya yahut zamana geçişlerinde kolaylık sağlıyor. Bunun işareti de ilk sayfada var: “Baba bana top al!”, “topçu subayı”, ramazanda top atılması, manevralardaki top atışları birkaç satırda birçok şeyin özeti şeklinde karşılığını buluyor.

metinler arasılık

Çağrışımın kitaptaki diğer ve baskın karşılığı “metinler arasılık”ı sıkça akla getiren, şiir ve şarkı sözleriyle durumların yorumlanması yahut özetlenmesi… Anlatıcının aklına dizeleri en sık düşen isim Yahya Kemal. O kadar ki, şair, romanın sonunda artık “Bizim Yahya”ya dönüşür. Araya Cemal Süreya, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Ahmet Kutsi Tecer, Attila İlhan vb. düşer. Ayrıca, bazı bloglarda gördüğüm türden, kitabın “playlist”ini çıkarmak isteyen olursa, Yüzbaşının oğlu, zengin bir şarkı listesi sunmaya da hazır.

Elbette bahsetmeden olmazdı. Bu romanın adı ve içeriğine uygun iki roman: Yüzbaşının Kızı (Puşkin) ve Aşk-ı Memnu (Halit Ziya Uşaklıgil.) Her iki kitabın içeriği ve anlatıcının yaşadıklarıyla örtüşen olaylarına yer verilmiş.

Romanın temel metaforu “hayat şekeri”. Anlatıcı, çocukluğunun “hayat şekerleri”nin tadından “hayat kadınları”nın tadına geçmenin rotasını biraz hüzünle, bolca mizahi bir dille anlatır.

Romanda en güzel ve hüzünlü cümle: “Ama sanık bir sesti artık, hepsedilemez, ipe de çekilemezdi.” Buraya bir, “Baki kalan…” dizesi yakışırmış, romanın kurgusuna uygun olarak.

Sonunda… O da okuyacakların payına…

İlgili yazı:

“Günümüz Türk romanı”-1: Tarihî Roman ve Boğazkesen

*** Nedim Gürsel, Yüzbaşının Oğlu, Doğan Kitap, 2014

Bir Cevap Yazın