8.Edebiyat Günü’müz

8.Edebiyat Günü’müz bugündü. Behçet Çelik, Celil Oker, Melek Özlem Sezer, Muzaffer İzgü, Müge İplikçi, Semih Gümüş ve Zehra İpşiroğlu bizimleydi. Tüm yorgunluklarımıza değdi. Bu etkinliği çok seviyorum çünkü zümre olmanın tadını çokça hissediyorum ve tüm güzel etkinliklerimiz bir yana, zümremizin sahiden “amiral gemisi” niteliğindeki etkinliği olduğunu biliyorum. (Devamı fotolarla sonra.)

Son dönemde belki en keyifle yazabileceğim bir buluşma süreciydi. “Sayın”dan (kimse benden bu sözcüğü duymaz ama mesafeyi belirtmek için eklemiş olayım) tek “ad”a inen bir duygu ve iletişim çizgisinde, on yazar hedefiyle başlayıp yedi yazarın coşkusunda yaşadığımız bir güzel süreçti. (Haydar Ergülen’le Dil Bayramı’nda buluşacağız. Hasan Ali Toptaş ve Işıl Özgentürk’ü belki bir başka zaman ağırlayabiliriz. Neden olmasın!)

Bende kalanlar (zümre bloguna düşülecek notlara göre elbette daha kişisel ve alfabetik):

Behçet Çelik, zaman boşluğum olsaydı oturup özel sohbet etmek istediğim konuklardan biriydi; en az iletişim kurabildiğim kişi oldu. İlk izlenimim, “sakin” ve “mesafeli” sözcükleriyle ifade edilebilir ki benim açımdan değer taşıyan özelliklerdir. (İnsanı insanda tanımak sözü ne güzeldir! Ben, söyleşi aşamasına kadar ve dinlenme aralarında, akışla ilgilenme gereği dolayısıyla,  sadece mailde ve sahnede görebildiğim kadarıyla birkaç şey söyleyebilecek durumdayım.  Çoğu kez, uzaktan gülümsemelerle sınırlı tutabildiğim bir bağla yetinmek durumunda kaldım, Behçet Çelik birinci sırada.)

Celil Oker… Polisiye romanın günümüzdeki temsilcilerini sayarken adını atlamayacağımız bir yazar… Benim için ayrıca, telefondaki müthiş iletişim dili ile ve telefonu her kapadığımda bir süre daha gülümsediğim esprili, entelektüel adam… Öğrencilere seslenirken, hoş bir şey söyledi: “Ben de sizin gibi böyle ‘tuhaf’ bir okulda okudum. Tuhaf bir okulda okuduğunuzu ve değerini bilin.” Celil Bey’e söyleşide, “Remzi Ünal olmak ister miydiniz?” diye sordum, “Asla!” dedi.

Melek Özlem Sezer için şu dakika tarafsız olmam o kadar zor ki! Az önce teşekkür mailini okudum ve arkadaşlarıma yönlendirdim. Ne diyebilirim ki! Diğer güzel ve kendimize iyi bir şey yaptığımız duygusunu yaşatan maillerle birlikte bu şiir şiir akan mail için sonsuz teşekkürler… Bir ara söz Belkıs’ın hikayesine geldi ve TRT’de masallar anlatan Melek Hanım’ı gözlerimi kapatarak dinlemek istedim. Sesi de çok güzelmiş…

Müge İplikçi… Haylaz bir kız çocuğu gibi. Çok sevdim. Bu yaz listeme Civan’ı da aldım. Sanıyorum oturumda beni en iyi anlayanlardandı. Sorularıma çok net yanıtlar verdi ve zamanı iyi kullanabilmeme katkı sağladı. (Tamam, kabul ediyorum; uğurlarken ve sıcacık kucaklamışken, “Eşinize söyleyin ben kendisini çok seviyorum.” tümcesi az biraz acayipti. O da “Tabii, söylerim.” dedi muhtemelen çok alışkın bir tavırla. Bahsi geçen adam, Ruşen Çakır’dı…)

Kendisine de söyledim, sunumda da saklamadım, bir tatlı “kızım, yavrum” deyişi var ki telefonda, o sıcaklığı ve çocuk yaşlarınızın tınısını almak için rahatlıkla Muzaffer İzgü’nün sesine sığınabilirsiniz. Farkındayım, herkes, bıraksaydım, İzgü hep konuşsaydı diye bekledi ama benim de bir söyleşiyi “yönetme”m gerekiyordu. Sahiden bir “küçük dev adam” Muzaffer İzgü. Salon avucundaydı. İyi ki çağırmışız. Onu tanımak, önceki yıllarda Mahmut Makal’ı ağırlamak gibi çok özel bir andı benim için. Edebiyat ırmağının çınarları… (Muzaffer Bey, biliyor musunuz ben doktora hocam dışında hiç kimsenin elini öpmedim. Elinizden öpmek istedim.)

Semih Gümüş, Kaan Hoca ve benim girdiğim sınıfların sorumluluğundaydı. Fotoğraflarındaki her an sizi azarlayacakmış –hani bir de eleştirmen ya!- görüntüsüne karşılık, son derece kibar ve her daim diyalogunuz olsun isteyeceğiniz türden ölçülü bir içtenlikle size yaklaşan bir yazar. Etkinlik sonrası, diğer konuklarımızı uğurladıktan sonra, Kaan Hoca’yla birlikte Semih Bey’le ODTÜ’de Zeynel’de bir süre daha muhabbet ettik. Bizim açımızdan gayet güzeldi. Hem alanı gereği hem bizim Basın Kulübü dolayısıyla ilgilendiğimiz dergi, yayıncılık işlerini ve akışı sorduk. Derginin Adobe InDesign’la çıktığını öğrendik (bizim için önemli bir ayrıntı). Biz sınavda, Notos’un tasarıma verdiği önemin gerekçelerini sormuştuk. Beklediğimiz yanıt, bir sanat dergisinin tasarımı zaten önemsemesi gerektiği ve ayrıca bir satış ürünü olduğu için kendini albenili kılmasının zorunluluğuydu. Çocuklarımızdan gelen yanıtları paylaştık.

Zehra İpşiroğlu’nu yıllar önce, “ömrümün Akdeniz zamanı”nda, Antakya’da her şehre özgü Kültür Merkezi’nde, liseli öğrencilere seslenirken dinlemiştim. Herkesin kağıttan okuyarak kitleye seslenmesine alışmış benim için, sahnenin ortasına gelerek, öğrencilerin gözünün içine bakarak konuşan bu çok dinamik “genç” akademisyen fazlasıyla etkileyiciydi. Burada da, aynı ilgiyle, dikkatle dinledim. Hele sonrasında, koşturmacadan kendime özel hemen hiçbir şey yapamadığımı bildiğim için, yolculukları ayarlamaya çalışıp imza saatini bile kendi payıma boşlamışken, İpşiroğlu’nun “Gel, sana bir şey vereceğim.” deyip Eğitimde Yeni Arayışlar’ı imzalamasının benim açımdan ölçülebilir bir değeri olamazdı. “Paha biçilemez.” kontenjanında…

Bu böyle akar gider… Unutmadan onlara yönelttiğim soruları da ekleyeyim. Sekiz sorum vardı, üçüyle söyleşi bitti:

1.Tolstoy’un Günlük’üne gönderme yaparak, kendi lise çağlarını sordum. Hiç akıllı uslu olanı çıkmadı.:)

2.Bir roman kahramanı olsalardı, hangi romanı seçeceklerini ve kendi kişilik özelliklerinn o romanın akışını ne yönde değiştirebileceğini sordum. (Yanıtları bir ara eklerim.)

3.Fahrenheit 451 romanına gönderme yaparak, “’kitap halkı’ndan biri olsalardı, geleceğe hangi kitabı taşımak isterlerdi?” bunu öğrenmek istedim. (Unutmamam gerekenlerden…)

Aferin bize (zümre arkadaşlarıma ve Belgin Hoca’ya özellikle ve asla onsuz olmazdı demekte tereddüt etmeyeceğim Alev Hanım’a elbette), alkışlar yazarlarımıza…