Alan Bilgisi ve Alan Eğitimi (Edebiyat) Üstüne

Alan bilgisi ve alan eğitimi bizde her zaman tartışmalı konulardandır. Belki Eğitim Fakültesi çıkışlı olduğum ve yine uzun bir süre eğitim fakültelerinde çalıştığım için, alan bilgisi kadar hatta daha da fazla ilgimi çeken temel konu, her zaman, alan bilgisinin eğitimi olmuştur. Bunda, 1990’larda YÖK ve Dünya Bankası işbirliğinde yürütülen Millî Eğitimi Geliştirme Projesi, Eğitimin Yeniden Yapılandırılması sürecinde genç bir akademisyen olarak görev almış olmam da muhtemelen çok etkilidir çünkü o çalışmalar sırasında esaslı bir farkındalık oluşmuştu.

Yapılandırma sürecinde, üzerinde en çok durulan ana başlık, alan bilgisinin eğitimi ve nasıl olması gerektiği idi. Nitekim, alanın (edebiyat) eğitimini hem üniversite düzeyinde verip hem de bilfiil alanda (lise) deneyimledikten yıllar sonra, blogda bir arayışa girdiğimde, o birikim ve deneyim bir yerlerden kendine yol buldu ve blogumu “yeniden yapılandırırken”, bir ayağına “okuma”yı diğer ayağına da alanın eğitimine dair notlarımı koymayı yeğledim.

alan bilgisi ve alan eğitimi

O çalışmanın yapıldığı yıllarda eğitim fakülteleri ile edebiyat fakültelerinde aynı alan adını taşıyan bölümlerde ciddi bir eğitim anlayışı kargaşası vardı. Edebiyat fakültesi bölümlerinde doğal olarak edebiyat gibi “alan bilgisi”ne dayalı bir eğitim veriliyordu ama mezunlarının hemen tamamı için mezuniyet adresi, genelde, formasyon eğitimiyle birlikte, okullarda öğretmenlikti. Eğitim fakültelerinde olması gereken, kendi alanımdan örneklersem, “Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi” gibi “alanın eğitimi”ni önceleyen bir anlayış ve programdı ve mezunları da okullarda görevlendiriliyordu ama lisans öğreniminin edebiyat fakültelerindeki alan bilgisi aktarımından pek bir farkı yoktu. Zaten, yeniden yapılandırmanın somut gerekçesi de buydu.

alan bilgisi ve alan eğitimi

Benim aktif çalıştığım dönemde yeni anlayışın programı uygulanmaya başladı. Bu kez, sorun, programın yeniliğine karşın, kafaların ona ayak uydurmakta zorlanacağı kadar yenilenmeye açık olmaması idi. Bir arkadaşımın, “Ben, en iyi bildiğimi verebilirim ve öyle yapıyorum.” dediğini hatırlıyorum. Şimdi profesör ve alanında güçlü olan o arkadaşım, sahiden dediğini yaptı. Cümle kendi içinde mantıklı ama bağlamında sıkıntılı… Sıkıntının net özeti… Ben o zaman, alan eğitimine ağırlık vermeye başladım ve öyle de devam ettim. O dönemin koşullarında bu seçim de sizi bir yere oturtmaya yetmedi. Çünkü sizin var olmak istediğiniz alanda sizi akademik anlamda değerlendirecek kadrolar, doğal olarak, yoktu. Öyle ortaya karışık bir durumdu…

hayaller ve gerçekler

Derken koşullar öyle gerektirdi, gemileri yaktım ve üniversiteden ayrılıp sıfırdan bir hayat kurdum, Ankara’nın sayılı okullarından birinde çalışmaya başladım. İyi bir deneyimdi çünkü bu kez doğrudan alandaydım ve birikimimi uygulama şansına sahiptim. Uyum süreci zor geçti. Nedeni gayet basit: Özel okulların vitrininde daima bir cennet vaadi vardır. Zannedersiniz ki çocuklar her daim çimenlere yayılı olarak sosyalleşmenin tadını çıkarmakta, bilgisayar başında Gates ve Jobs’tan sonraki kişi olmak için çabalamakta, fen lablarında birer mucit adayı yetişmekte, bütün dersler spor, müzik ve danstan ibaret… Neyse, bildiğim özel öğretim yöntem ve tekniklerini heyecanla hayata geçirmeye çalışırken, birkaç duvara çarptım:

  • Bir müfredat var ve uyulmalı. Yılın sonunda ÖSS-LYS istatistiklerinde sonuçlar çok çok çok önemli!
  • Bilgiyi içselleştirmeyi sağlayacak öğrenme ortamı için zaman kısıtı ders süresi açısından da sorunlu. Bir yapıyı kurmak, öğrencilere o yapının içinde bilgiyi ve kendilerini keşfetme süresi tanımak için blok ders uzunlukları gerekir. O yok! 40-45’ içinde ısınmaydı, bilgiyi vermeydi, toparlamaydı hepsi hallolmak zorunda!…
  • Öğrenci merkezli etkinliklerin birçoğu, özellikle grup çalışmalarına ve eylemliliğe dayalı olanları, kütüphane sessizliğinde veya parmak sallayan öğretmen otoritesinde sesi içine kaçmış öğrenci topluluğu modunda gelişmez.  İçeride sizin ne olduğunu gayet iyi bildiğiniz ama dışarıya sadece gürültü olarak yansıyabilecek bir seslilik ve hareketlilik kaçınılmaz olur. Bu da en azından o dönemde pek itibar edilmeyen bir şeydi. Şimdi beni belki o okulda en çok seven ve fazlasıyla onurlandıran bir yönetici o zaman birkaç kez kulağımı çekmişti! :) (Alakasız ama yazmadan edemeyeceğim: Son Fenerbahçe kongresinde, Aziz Yıldırım kaşlarını çatarak tribünlerdekileri susturamayınca, ciddi ciddi, “Ben öğretmen çocuğuyum ha, ona göre!” demişti, çok garipsemiştim.)
  • Aynı otoriter ve klasik yaklaşımın dışında, karşısındakine bir birey olarak değer veren bir yaklaşım da o dönemde alışıldık değildi ve ben sahadaki ilk yılımda, kapıyı açık görmüş çocukların neredeyse tamamını tepemde bulmuştum.:)
Sonuç:

Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, okul beni kendine benzetti ve çok iyi bir öğretmen oldum! Ama işte, yıllar sonra özgürleşince tekrar inandıklarımı anlatmaya başladım. O kumaş bana göre değilmiş…

Şimdi bir itiraf :) Bu yazıya başlarken, derdim alan bilgisi ve alan eğitimi konusuna kısacık bir değinip sözü, alan ve özellikle edebiyat eğitiminde etkin kullanılmasını her zaman desteklediğim yaratıcı drama uygulamalarıyla ilgili bir kitaba getirmekti. Dün, son baskısı bu ay içinde çıkan Eğitimde Yaratıcı Drama’dan (Ömer Adıgüzel, 2018) söz etmiştim. Bugün de aynı bağlamda ve yine yeni edindiğim bir başka kitabı, Structuring Drama Work (Jonothan Neelands, Tony Goode, 2015) konu edecektim.

Bu da alan bilgisi ve alan eğitimi üzerine bir deneyim olarak burada dursun.

derkenar:alan bilgisi ve alan eğitimi

Yeni Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk oldu (9 Temmuz 2018). Ben dahil, hemen herkesin, hem sahada hem teoride eğitimin tam ortasında yer almış ve almakta olan bir eğitimcinin bakan olmasından duyduğu memnuniyeti sosyal medyada gördüm. Yine sosyal medyada, eğitimle iç içe bir başka ismin, Abbas Güçlü’nün yukarıdaki görselleri paylaştığını görünce, aklıma bu blog notunda yazdıklarım geldi ve bir sistem çaresizliği olarak eklemek istedim.