Alope’nin Odası (Mehmet Güreli)-Metin

“Düşüncelerin düzenle bağıntısı şeylerin düzenle bağıntısıyla aynıdır.” Spinoza

Işıklar altında uyuyor, gözleriyle düşlerin, biçimlerin korkusunu sayıklıyordu. Alope’nin giderek değişmekte olan yüz hatları, bekleyişin sesleriyle her gece sarsılıyordu. Ve artık kendi şaşırtmaları, oyunları bile ona yetmiyordu. Yorgun sabah gezintilerinde de aklı hep odasındaydı. Yürürken, otururken, yatarken lambanın altındaydı. Elleriyle yüzünü kapamış, bir utanç sayılmasa da ona benzer bir duygu içindeydi. Nereye gitse kopuşunu yaşıyor, istemeden karanlığı bekliyordu.

İlk günlerde kendini böyle çember içine alan bir nesneyle karşı karşıya olduğunun farkında bile değildi.Yavaş yavaş daralan alanı, onu kızgınlığa, huzursuzluğa ve dengesizliğe doğru itiyordu.Onu anlatmaya karar verdiği gece de bunu nasıl habersiz, sessizce yapabileceğini düşünmüş olmaktan ürperdi. İlk kez, boyun eğmenin, korkunun her yana sindiğini görüyordu. Abartılı bir korku, gerçek bir korkuya dönüşüyordu. Şimdi acaba hangi kitabın sayfalarını kemiriyordu?

Yine yazamadı,yatağa uzandı,gözlerini kitaplığa dikti ve beklemeye başladı. Hiç bir şey düşünemez durumdaydı. Küçük bir sesti duymak istediği.Odasından kaçıp gitmek istiyordu.Bir kahve içip, yanına yazılarını ve bir kaç kitap alıp sokağa fırladı.. Her yanda korkusuz, dingin insanlar görüyordu. Ya da kör olmuştu. Gömleğinin yakasını düzeltti ve kendi yarattığı parklardan birine daldı. Sevgilisinin onu artık aramayışını düşündü. Son buluşmalarında, deniz kıyısında balıkların, dalgaların köpükleri arasında sıçrayışını seyretmişlerdi.

alopenin-odasi

Daha sonra büyüyen korku, güzel kadını Alope’den koparmış; Alope de odasında yaşamını alt üst eden xxxxxxx (Latince bir terim) yüce sıçanla baş başa kalmıştı. Artık Alope’nin odası, gece gündüz birbirini gözetleyen iki canlının arenasıydı.

Radyoda inandırıcı olmak istemeyen biri tek eliyle mandolin çalıyordu. Sonra tüm şamdanlar söndü. Kumsallarda öpücükler ve doğanın bilinen tüm ışıkları saçıldı her yana. Sümbüller arasından süzülen karanlık, allegretto dönüşler yapan bir altın topun üzerine çöküverdi.

Küçük bir sesle uyandı. Tanımadığı, odasında ilk kez duyduğu bir sesle. Hemen yatağından fırladı, ışığı açtı. Kitaplıktan geliyordu tıkırtılar.Sonra ses birden kesildi. Işığı açık bırakarak yeniden yatağına girdi, beklemeye başladı. Masasına oturdu, bu olayı mı anlatacaktı yoksa kendi istediğini mi? Aynı şey dedi içinden, artık her şey birbirine benziyor. Fare kapanını masanın altına yerleştirmişti. O çalışırken, fare hiç ses çıkarmıyor, müzik de küçük odada Alope’yi korkularından uzaklaştırıyordu. Önce Jak Brell sonra dinledi.

Sabaha kadar dolaştı odasında, o küçük mabedde, küçük adımlarla. Kendini kapana çok yakın hissediyordu. Kurbanın yerini almıştı. Kapan kendisi için fare için de de aynı uzaklıktaydı şimdi.

Pastırmalara, kaşarlara dokunmuyordu fare, kitap yiyordu. En sevdiği kokulu zehire de yanaşmıyor, kuyruğu kitaplar arasında büyüyordu.Bazı geceler, eski kitapların lezzetinden değişik melodilere ulaşıyor, Alope de kokular arasında yazmaktan ve öğürmekten öldürmekten uykusuzluk ve yalnızlığa gömülüyordu.

Hangi kitabın yanına bırakıldığını bilmeyen fare bir sonbahar günü doğmuştu. Yavruyken vücudu tüysüz, gözleri görmüyordu. Beş ay sonra gelişti. Tüyleri ipek gibi yumuşak, yuvarlak olan gözleri vücuduna göre büyüktü. Gözlerinin gördüğü ilk gün binbir zorlukla üst rafa tırmanıp Ceram’ın “Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler” kitabının üstünden Alope’ye görünmüştü. Annesinin onu lağımlardan kurtarıp bir kitaplıkta yaşamasını çok istediğini de hiç öğrenemedi. Bir gece annesiyle damdan süzülüp, Alope’nin açık balkonundan içeri bırakıldığında, yaşadığı mekânı kavrayamayacak kadar küçüktü. Ve görmeyen gözleriyle ışığı algılayamayacak kadar karanlıktı dünyası.Et certum quid-mus candidus non erat. (Ve tabii ki beyaz fare değildi.) Adını kendi takmış, sonra sıkılarak değiştirmişti. Galiba onu Alope’ye ulaştıran, odasında yaşamaktaki kararlılığı ve bu çözemediği kitaplara olan ısrarlı ilgisiydi. Alope, yazıyor, okuyor, fare de durmadan yiyordu. Fare, bir gün giderek gelişen sezgisiyle kendi hakkında Alope’nin bir şeyler yazdığını da anlamıştı. Artık masaya daha yakın raflarda dolaşıyordu. …

Alope, öykünün sonuna gelmişti ama fareyle nasıl bir sona ulaşacağını bilmiyor, bekliyordu. O gece, yine lamba altında farenin ortaya çıkmayacağını düşünerek masasından kalkmış, yatağına uzanmıştı. Sabah yataktan uçar gibi fırladığında, odada pis bir koku her yere sinmişti. Masaya yöneldi, daktiloda yazdıklarını göremedi. Masada küçücükk kağıt parçacıkları her yana dağılmıştı. Sözcükler, harfler tuşların üzerine kusulmuştu. Birden kapana takıldı gözü. Ordaydı.

İlgili:

Dinleme: Alope’nin Odasında Bir Şeyler Oluyor!