Az (Hakan Günday)… yahut Derdâ ve Derda…

Az yahut Derdâ ve Derda; yahut otuz iki tekmili birden cinsellik, cinayet, şiddet, sadizm, mazoşizm, yeraltının karanlık adamları, tarikat, “karanlık” pub’larda yaşananlar, uyuşturucu, çocuk pornosu, İngiliz gizli servisi… Neredeyse, Tekinsiz’den tekinsiz çıkan bir kitap:)

Duvardaki çatlağı karanlığın ve kapı aralığından sızan ışığın oynadığı oyunla pis ve tehlikeli bir böceğe benzeten küçük bir kızın dramatik ölümü, 11 yaşındaki Derdâ’nın hayatının bu olaydan sonra  tamamen değişmesi,  Yeşim öğretmenin hikayesi, daha doğrusu tüm bunların anlatımındaki derinlik ve farklılık o kadar çekmişti ki Hakan Günday’ı neden daha önce okumadığını düşünmüştüm.

Sonra sayfalar aktı. Derdâ’nın 11-16 yaş aralığına o kadar garip (bakınız yukarıda ilk paragraf!) olaylar girdi, Derdâ o kadar hızla “büyüdü” ki hem bu hız hem tamamı sıradışı cinsellik ve şiddet hikayeleri, kitabın derinliğini ve anlatım gücünü kafamda zayıflattı.

Az

Nihayet Derdâ’nın hikayesi –şimdilik- bir mutlu sona ulaştı. Şimdi, başka bir 11 yaşındaki çocuğun, yolları geçmişte Derdâ ile bir mezarlıkta kesişmiş olan Derda’nın hikayesindeyim.

EK (25 Eylül):

Derda’nın hikayesiyle birlikte Az da bitmiş oldu. Aksiyonu bol bir Hollywood filminden çıkmış gibiyim. Bu kez esaslı bir sürpriz var: Oğuz Atay… Bu bölümün vurucu cümlesi de Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikayecileri” hikayesinden:

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Bu cümleyle karşılaştığı gün kendi varlık nedenini de anlamlandıran Derda’nın hikayesi, Derdâ’ya göre biraz daha sakin(!) sanki: Gaspçı ve hapiste bir baba, hastalıktan ve bakımsızlıktan ölen bir anne, henüz 11 yaşında ve annenin ölümü üzerine yurda verilmekten korktuğu için ölümünü kimseler anlamasın diye annesini parçalayarak farklı mezarlara gömen, duvarı mezarlığa bitişik bir evde 16 yaşına kadar yaşayan bir çocuk… Oradaki bir mezar üzerinden yürütülen “kirli” ticaret işlerinin bir ayağında çaldığı paradan ve karşılaştığı bir çift gözden ürkerek yıllarca “Korkuyu Beklerken” geçen zamanda, aynı korkuyla ve bir yanlış anlamayla her daim temiz tutmaya çalıştığı bir mezarla arasında kurulan manevi bağ… Sonradan o mezarın Oğuz Atay’a ait olduğunu öğrendiği bir tesadüf ve okuduğu Tutunamayanlar… Daha bir tanıma merakı ve Günlük

Derda’nın hikayesinin karanlığında, korsan kitapçılar, kimliği bile kalmamış bir devrimci eskisi, kara paranın peşinde adamlar ki bu adamlar diğer Derdâ’nın hikayesine de bağlıdırlar bir şekilde, Oğuz Atay gibi yazarları dışlamış yazarlar, tetikçiler, Derda’nın öldürdüğü insanlar ve dolayısıyla hapiste geçen 24 yılı var.

İngiltere’de Derdâ’yı yatırıldığı rehabilitasyon merkezinde kurtaran ve sonrasında nüfusuna alıp gerçek bir “anne” olan emekli hemşire Anne, İngiltere’de hasta yatağında baktığı Oğuz Atay’ın mezarını ziyarete geldiğinde ve el işaretiyle bir çocuktan mezarın temizliğini yapmasını istediğinde, o çocuğun 11 yaşındaki Derda olduğunu elbette bilmez. Derda da o kadını, içine korku salan adamla bağlantılı sandığı için korkusundan ve günah çıkarırcasına aksatmadan yaptığı mezar temizliğinden kendisine Oğuz Atay gibi yazarın kalacağını bilemez.

Sonra edebiyat profesörü Derdâ ve hapislik hükmü sona ermiş Derda’nın hayatları Oğuz Atay ekseninde kesişir. Sonra…

Bu kitaptan, bana, muhtemelen arka arkaya nefes aldırmadan gelişen olaylar değil, bir durumun çok yalın ve okurun yüzüne çarpan çarpıcı anlatımı ile sırf bir iddiayı gerçekleştirmek için elli iki kişi üzerinden geçerken kameraya dönen gözleri ve haykırışıyla Derdâ’nın çığlığı kalacak:

“Ne duruyorsunuz orada? Gelip bir şeyler yapsanıza! Ben buradayım, siz neredesiniz” Ha, neredesiniz?”

Ha, bir de… Derda’nın eleştirdiği yazar takımının yaklaşımı ile Az’ın basıldığı yayınevinin yayın politikası arasındaki ironik yakınlık yahut uzaklık meselesi!!! :)

Okunabilir:

Hakan Günday’la Söyleşi: “En Sevdiğim Kitabım Az”

Hakan Günday’la Röportaj (Özgür Roman)

*** Hakan Günday, Az, Doğan Kitap, 2011