Bir Suriye Hikâyesi…

Gitmeden görmeden bir Suriye hikâyesi ne kadar yazılabilir? Hikâye, sözün gelişi… Hayatın bir yerlerinde hayatlarımıza dokunan minik ayrıntılara dair kişisel değinmeler kadar yazılabilir, misal…

I.

Dünyanın, başta “Arap baharı” sanılan, sonrasında bahardan başka her bir şeye benzediği anlaşılan ama tam olarak neye benzediği anlaşılamayan bir hava akımına tutulduğu günlerdeydi. Yanlış hatırlamıyorsam, annesi Suriyeli Arap, babası Suriye’de iş tutmuş bir öğrencim, henüz o baharın (!) saklı rüzgârı Mısır meydanlarında eserken ve Suriye’nin “S”si ortalarda telaffuz edilmezken, anne ve babasının kaygılarını paylaşmıştı. Suriye’de de bir şeyler olacaktı! Sonra, o şeyler oldu ve ben hep o öğrencimin kaygı yüklü sözlerini hatırladım.

II.

Yıllar önce, ders kitaplarımızdan birinde konusu  Cerablus’ta geçen bir metin vardı. Zümrede öğretmenler o yerleşim yerinin başındaki “C”nin “ce” olarak mı “ke” olarak mı okunması gerektiğini tartışmışlardı ciddi ciddi! Aklıma daha da yıllar önce, televizyonda bir sunucunun basbayağı “cano cano” denen ünlem ifadesini “kano kano” diye okuması gelmişti de yıllar sonra,  Cerablus’u bir savaş dolayısıyla neredeyse kilometresine kadar öğreneceğim gelmemişti! Antakya’da yaşarken Halep’ten gelen “kaçak” el işi örtülerin sergilendiği evlerde Arap kadınlarla sohbet ederken, o kadınların yaşına gelemeyecek başka Halepli  ve başka yerli kız çocuklarının olamayacağını da öngörememişim niyeyse!

halep

III.

Hatay’a ayak bastığım ilk gün, Karadeniz’den bambaşka bir coğrafyaya gittiğimi anlamam için birkaç saniye geçmesi yetmişti. Hem fizikî hem beşerî açıdan bambaşka bir coğrafya… Otobüs Belen sırtını döndüğünde Refik Hâlit Karay’ın o güzelim hikâyesini hatırlamıştım. Hani, vatanın dille özdeş kılındığı hikâye, “Eskici” değil, “Ayşegül” olan… Sonu:

“Ayşegül takunyalarını sürterek kadife ve inci çiçekleri ara­sında kaybolurken mütehassirane arkasından baktım. Sevdiğimin ismi imiş gibi içimden şöyle söyleniyorum :

— Küçük Ayşegül, cici, şirin, şen Ayşegül, güzel Ayşegül!

Milliyet muhabbetini insan sade gazete sayfalarında, meclis salonlarında, ikbal mevkilerinde veya harp meydanla­rında değil, böyle bir mini mini isimde ve bir küçük köylü kızı­nın yüzünde okuduğu zamandır ki duygusunun derinliğini gö­rüyor ve yüreğinin sızısını duyuyor.”

olarak biten…

Hatay’ın kültür coğrafyasındaki herkesçe mâlum derin kucaklaşmaları güzellikle hatırlıyorum. Şimdi nasıldır bilmiyorum. Esaslı bir gaf yapmıştım, hep mahcubiyetle hatırlarım.

“Eh, demişti -eş kontenjanından bir arkadaş- artık burada yaşayacağınıza göre bir de ev alırsınız!”

“Bilmem ki –demiştim- ya Suriye’yle bir problem olursa!”

O çiğliğin üstünden birkaç yıl geçti, bizim Antakya’da bir evimiz oldu. Hayat öğretti! Bende çiğlik kalmadı ama Suriye’den esen “bahar”(!) çığlık çığlık!…

Benim ufaklık ve iki arkadaş çocuğu, bir zamanlar, sınıra yakın bir piknik alanının kıyısında koştururken…

IV.

O zamanlar gelin gittiğim köy, Suriye sınırındaydı. Bir gün, “buralar sizin” diye bir tarlaya götürdüler bizi ve bitişiğindeki Suriye’yi gösterdiler, bana ilginç geleceğini düşündükleri bir ayrıntı olarak. O kadar yakın… Bıraktığı duygu farklı… Hatay’da geçen yıllar içinde o bitişik toprağa, meselâ Halep’e niye yolumuzu düşürmemişiz ki!

V.

Yine Hatay’a gittiğim ilk zamanlar… Meraktan hep Suriye televizyonlarına bakıyorum. Rengârenk yüzler, giysiler, canlı ekranlar… Beşar Esad’ın yahud Esed’in babası Hafız Esad vardı ekranlarda hep ve arka planda da genç oğlu… Sonra Hâfız’ın yerine gelen Beşar E. Yıllar sonra, nereden nereye…

VI.

Anna Frank’ın Hatıra Defteri’ni, Kitap Hırsızı’nı vb. okuduğum; Piyanist’i, Schindler’in Listesi’ni, Hayat Güzeldir vb. izlediğim zaman hep aynı noktada durmuştum. Savaşla yaşamak nasıl bir şeydir? İnsanlar nasıl baş eder, edilir mi? Ufuk nerede kaybolur? CNN International’da bir belgeselde, bizim televizyonlara hemen hiç düşmeyen Yemen’deki savaşın acı yüzleri içinde hayata tutunmaya çalışan bir babaanne, baba ve kız çocuğunu izlemiştim. Ne kadarı hayattı, fazlasıyla tartışılır, hayat her şeye rağmen devam ediyor demeye çalışan görüntülerin…

VII.

Ben Hatay’da Suriye’ye selâm çakan bir uzaklıkta yaşarken ve televizyonlarda arada bir Hâfız Esad yönetimiyle gerilen meydan okuyuşlara maruz kalırken kızım minicikti. Zaman aktı, o büyüdü. Şimdi, hazırlamaya çalıştığı yüksek lisans tezi, mülteci çocuk işçiler üstüne!

VIII.

Bugün gönüllüsü olduğum bir etkinlikte Suriyeli mültecilere yönelik çalışmaları öne çıkan Hayata Destek Vakfı’nın tanıtım masasında bir infografi dikkatimi çekti. Sonu sıcacık bir “hoşgeldin!”le bitse de keşke dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir çocuk bu soru akışındaki durumlarla muhatap olmasa…

hayatadestek

İnfografinin okunur hâli Hayata Destek Derneği sitesinde

Suriyeli mültecileri konu alan bir programda, bir edebiyat öğretmeninin oğulları üstünden süreci nasıl adım adım yaşadıklarını ve oğullarını savaşın dışına çıkarabilme mücadelesini dinlemiştim. İnfografiyi okurken o aklıma geldi.

IX.

Şimdi Suriye sınırından uzakta, her yerde ve Ankara’da, yıllar sıfırlanmış olarak yeniden bir arada… Filler ve çimenler…

Bir Suriye Hikâyesi

X.

Böyle böyle satırlar geçti içimden, dün sabaha, Trump’ın ufkuyla uyanınca…

Satırlar bir anlam ifade eder mi? Bakınız, sağ üst köşe!

derkenar:

Antakya demişken… Hepsinin uzağında başka bir duygu ikliminde: “Antakya yahut Refik Halit’in Asi’de Timsah Yüzdürdüğü Şehir”