Burhan Günel Anısına

Burhan Günel’in öldüğünü, Ayşe Kilimci’nin Facebook’taki duvar notundan öğrendim. Onu, son olarak birkaç yıl önceki Edebiyat Günü’nde okulumuzda ağırlamıştık. Sondan bir öncede, Mersin’de, daha da geride, Antakya’da düzenlenmiş olan IV.Hatay Tarih ve Folklor Sempozyumu’nda (18-19 Ekim 1996) görmüştüm. Yine de, Burhan Günel adı her geçtiğinde, zihnimde canlanan asıl görüntü, Ankara’da Arkadaş Kitabevi’nde, şair Ali Yüce ile ortak düzenlenmiş imza gününe aittir. Tesadüfen gittiğimi, Eski Desenler’I imzalatırken kendimi, kısa ama etkili bir sohbetin içinde bulduğumu hatırlıyorum. Yüksek lisans öğrencisi olduğumu öğrenince, üniversitelerin “yeni”ye kapalılığından şikayet etmişti. Niyeyse tüm camianın sorumluluğunu üstüme alıp karşı durmuştum. Sonra anlaşmıştık, ben ona bir değerlendirme gönderecektim. Gönderdim. Burhan Günel’in Eski Desenler’i ile Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı arasındaki benzerliklere dayalı bir yazıydı. O zaman, benim için anlamlı bir teşekkür mektubu almıştım.

Hatay’daki sempozyumda, Burhan Günel sunumu bana verilmişti. Bildiri dolayısıyla, kendisiyle de yazışmıştım; aşağıdaki bilgileri göndermişti. (Tarama kaynaklı harf hataları olabilir. Hiç değiştirmeden aktarıyorum.)

(Burhan Günel’i 1986’da, Ankara’da, yine Antakyalı olan şair Ali Yüce ile birlikte katıldığı bir imza gününde tanımış ve birçok kitabını okumuştum. Antakyalı olduğunu, sempozyum dolayısıyla Antakyalı sanatçıların taramasını yaparken öğrendim. Halen Ankara’da yaşayan Günel’e telefon ve mektupla ulaşarak ihtiyaç duyduğum bilgileri edinmek istedim. Aşağıdaki metinde, mektubumda işaret ettiğim konularda Günel’in cevaplan, yine Günel’in kendi düzenlemesiyle sunulmuştur.)

1. Hatay ve sanatçı kimliğinizi oluşturan unsurlar ağırlıkta olmak üzere biyografiniz.

B.G.- Hatay, çocukluğumun başladığı ve geçtiği çevre. Daha sonra yatılı okula gittiğim için, Hatay’ın üzerimdeki etkisi başlarken sona erdi diyebilirim. Ama, bütünüyle Akdeniz, sanatçı kimliğimin belirmesinde ve oluşmasında etkili olmuştur. Bu etkiyi ve yazarlığımın süreçlerini ayrıntılarıyla anlattığım bir söyleşiyi ekte sunuyorum.

2. Romanı bir tür olarak neden benimsediniz?

B.G.- Anlatacağım çok şey vardı. Yaşamdan ve dünyadan şikayetçiydim. Buna en uygun iki tür vardı; başta roman, hemen ardından öykü. Bu iki türü de kendime uygun buldum. Şimdi, yayınlanmış kitaplarıma bakıyorum da, ilginç, geliyor, ikisinden de onar kitabım olmuş. Ama roman bir adım öne geçiyor. Bugünlerde baskıda olan ATEŞ UYKUSU adındaki romanımla, bu türdeki on birinci kitabımı yayınlamış olacağım. Diyeceğim, bu iki tür, çok sözü olan başka sanatçılar gibi bana da uygun düştü., Bilinçli bir seçimdir. Örneğin şiirle de uğraştım, uğraşıyorum gizli gizli, ama şiir bana yetmiyor. Düzyazının olanakları daha fazla, daha geniş. (Eksöz:Ateş Uykusu, ülkemizdeki yakımlara -örneğin Sivas kıyımına- göndermelerde bulunan, çok önemsediğim bir roman. 1993 yılının Nisan ayında başlamıştım, sanatçı sezgisiyle yakımlar’i yazmayı tasarlamıştım. Bu nasıl sezgidir ki, zaman beni doğruladı. Orada yanmaktan kurtulanlardan biriyim. Kimbilir belki de bu romanı yazabilmek için hayatta kaldım.)

3. Kurmaca da olsa, kendi gerçekliğinizden eserlerinize izler yükleyip yüklemediğiniz konusunda neler söyleyeceksiniz?

B.G.- Yazar, bildiklerini, araştırıp öğrendiklerini, gözlemlediklerini yazabilir. Elbette düşlemelerde de bulunabilir ama sözkonusu düşler bile yazarın yaşamıyla bağlantılı, ilintilidir. Çünkü, yazar, bir insan olarak, yaşadığı dünyanın, çevrenin, toplumun, kültürün ürünüdür. Bu anlamda, kendi yaşamımın ilgiye değer bölümlerini, başkalarını da ilgilendirebileceğine inandığım tipik yanlarını yapıtlarıma kattım. Ama bu, hiçbir zaman, yaşadıklarımın öznel çizgisiyle çakışmadı, Örtüşmedi; yalnızca yararlandım. O kadar. Örneğin ilk romanım olan ÖKSE’de bir Antakyalı Nuriye tipi vardır ki, bu tip yaşayan bir insandan yola çıkılarak oluşturulmuştur ama aynı zamanda tüm gözlemlerimi içeren, başkalarını da kendinde barındıran bir ortak kimliktir. Bunun gibi, çoğu yapıtımda kendimi de yazdıklarıma kattığım oldu elbette; ama hiçbir zaman bire bir kendimi anlatmadım. Öyle yapacak olsaydım biyografi ya da anı türlerinde yazardım.

4. Eserlerinize katkı düzeyinde Hatay…

B.G.-Az önce sözünü ettiğim ÖKSE ve onun devamı oan Yağmurla Giden adındaki romanımdan başka doğrudan Hatay’ı anlattığım bir romanım daha var: Acının Askerleri. İşgal ve kurtuluş günlerinden başlayıp 1980 öncesi mahalle işgallerine kadar uzanan bir süreyi içerir. İlginç bir romandır; kısmen belgesel Özellikleri taşıyan bir çalışmamdır. Onun dışında, Umut Zamanı adlı romanımda -ki, 1974’te yayınlanmıştır ve Türkiye’de dış göç olgusunu içeren ilk romandır- Hatay ve Çukurova dolaylarını mekan olarak seçmiştim. Bu dört romanımın dışında, pek çok Öykümde bu çevreler yer almıştır. Tasarladığım büyük bir ırmak roman çalışmamda ise, gidebildiğim kadar eskiye giderek bu yörenin ve Anadolu’nun geçmişini kurcalayan bir yaklaşım içinde olacağım. Bu çalışmalar, beni vareden toprağıma, insanıma, dolayısıyla ülkeme ve halkıma küçük katkılar olarak kültürümüzdeki yerini alacaktır.

5. “Benzer Romanlar” muhatabında ses buldu mu ?

B.G.- Muhatabında ses bulmadı, yalnızca beni yoksayan, dışlayan, karalayan düşmanlar kazandırdı. Ama, bu çalışmamdan pişman değilim. Yaratıcılıkta özgünlüğün en önemli nitelik olduğunu düşünüyorum. Ürünlerimde en küçük bie etkilenme, öykünme olmasını istemem. Gerçek sanatçıların da böyle düşündüklerine inanıyorum. Almak, çok zorunlu ise hoşgörtilebilir; ama çalmak, yani haber vermeden, alıntı yoluyla değil de kendininmiş gibi davranmak ilkesizliktir, erdemsizliktir, zayıflıktır, her şeyden önce kişinin kendine güvensizliği ve saygısızlığıdır. Muhatabımın okur olduğunu düşünürsek, sorunuzu olumlu yanıtlamak gerekir; bu kitap ve yaklaşım okur katında ilgi ve destek gördü. Zaten kitaplarımın toplam tirajının ikiyüzellibinin üzerinde olması da bunun bir göstergesidir.

6. Üzerinde durmak istediğiniz başka konular?

B.G.- Dergiciliğimden söz etmek isterim. KARŞI dergisini onbir yıldır çıkarıyorum. Tümüyle özveriyle, giderek inatçılıkla, kendimden vererek ve karşılığında maddi anlamda hiçbir çıkar beklemeden yayımlıyorum. Yüzyedi sayıdır, yüzyirmibin tiraj da dergi aracılığıyla gerçekleştirdim. Bu, yazınımıza katkı anlamında önemli bir olgudur. Yazarlığım kadar olmasa bile dergiciliğimle de anılmak isterim. Çünkü KARŞI dergisi, yazınımıza Önemli adlar kazandırdı, ilk ürünleriyle yer verdiğim pek çok ad şimdi yeni Türk yazınının önemli kimliklerini oluşturuyor. Bu kazanım da, bütün özverilerimin karşılığında büyük sevinçler yaşatıyor bana… Sanatın para etmediği bir ülkede, bundan büyük coşku, sevinç, onur olabileceğini sanmıyorum. Zaten para etseydi biİe, sonuç daha çok bu yönüyle mutlu edecekti beni ve benim gibi düşünenleri…
Bu söyleşi ve hazırlandığınız etkinlik için teşekkür ederim, basanlar dilerim.
Sevgi, saygı ve dostça selamlarla

Burhan  Günel
13 Ekim 1996,Ankara

Bildirimin ilk paragrafı, benim için bugün de geçerlidir:

Türk edebiyat tarihinin eksiksiz yazılması açısından, dönemlerinde çok öne çıkmamış, ancak uzun bir zaman diliminde inatla, ısrarla edebiyat dünyasına eserleriyle tutunmuş isimlerin tesbiti de önem taşımaktadır. Türk edebiyatında 1971’den bu yana 25 yılı geride bırakmış bir çaba ve birikimle varlığını sürdüren Burhan Günel, daha çok tanınmayı hakedenlerdendir.