Dil ve Düşünce İlişkisi

Avusturyalı felsefeci Ludvig Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözü, dil ve düşünce ilişkisi bağlamında, düşüncenin ifade sınırlarını gösteren en yalın tespit… Kişinin kendinden başlayarak, dünyayı anlama, anlamlandırma ve anlatma çabasının ancak sözcükleri kadar engin yahut sığ olduğunun en yalın ifadesi…

Otizmli çocuğu olan annenin şu cümleleri de bu ifadenin vücut bulmuş hâli:

“Oğlumun çok az kelimesi var, o yüzden onunla hayata dair uzun uzun konuşamayız hiçbir zaman. Merak ettiklerini bana diğer çocuklar gibi soramaz. Hayatı ne kadar bildiğini, etrafında olan bitenin ne kadar farkında olduğunu anlama imkanlarım çok kısıtlı.”

Sözcüklerin iletişimdeki yeri, düşüncenin biçimlenmesi için sözcüklere duyduğu ihtiyaç, dil ve düşüncenin birbirini geliştiren sinerjisi vs. etrafında öğrencilerle konuşmak için iyi bir başlangıç noktası olarak paylaşılabilir. (Yazının tamamı için bakılabilir: Sedef Erken, “Annelik Öğrencisi“)

dil ve düşünce

dil ve düşünce ilişkisi için uygulanabilecek birkaç küçük etkinlik:

  • Sınırlı sayıda sözcük vererek sadece o sözcüklerle bir konunun yazılı veya sözlü anlatılmasını istemek.
  • Sınıfın kendi özel dilini oluşturmak üzere, sınıftaki nesnelere birer sözcük uydurmalarını ve bu yeni sözcüklerle sınıfta geçen bir olayı aktarmalarını istemek.
  • Mahşer-i Cümbüş oyunundaki gibi konuşma akışı içinde, kişiye anlık sözcükler vermek ve akışı bu sözcüklerle anlamlı bir biçimde sürdürmesini istemek.

dil ve düşünce bağının çarpıcı bir örneği

Mario Levi’nin Karanlık Çökerken Neredeydiniz romanının ilk bölümü, bir topluma ve bir kente ait olma duygusunu değişik yönleriyle ve ince ince işleyen dikkate değer bir metin içeriyor. İzak, hem kendi penceresinden, hem öteki pencereden görünenleri, bağırmadan, usul usul okurun beynine akan yalın cümlelerle anlatıyor; azınlıktan bir vatandaşın ait olduğu topluma karşı aidiyet duygusunun düzeyi ve toplumun o vatandaşı ne kadar kendine ait saydığı gibi ince, derin meseleler bunlar…

dil ve düşünce

Mario Levi, azınlıktan birinin toplumda ne tür bir kabul gördüğünü anlatırken, aslında, dilin kültürü taşıyan ve yansıtan gücünü de çok güzel örnekliyor. Öte yandan, aynı gerçeklik için seçilen farklı sözcüklerin, nasıl da bir anda o gerçekliği değiştirebildiğini, yumuşatıp kabullenilebilir kıldığını gösteriyor. Aşağıdaki örnekte, yahudi bir vatandaşın toplumun zihninde bulduğu karşılık ve onun kendisini değerlendiriş biçimi dil üzerinden yapılmış. Sonu da zaten dile bağlanan bir görüşle bitirilmiş:

“Cimri olduğumuzu ilk duyduğumda, şaşkınlık ve biraz da üzüntüyle dedeme koşmuş, kendisinden, ‘gerçeği aydınlatmasını’ istemiştim örneğin. ‘Bize cimri diyorlar, doğru mu?’ sorusuna aldığım karşılık, sıcak, belki de hafiften buruk bir gülümsemeyle, bugün hâlâ çok iyi hatırladığım, bana şimdi o ince o mizah geleneğinden süzülmüş haliyle dönen, yalın, ama bir o kadar da müthiş bir cümleydi: ‘Hayır değiliz… Sadece biraz tutumluyuz…’ Korkaklıkla ilgili düşüncelerini sorduğumdaysa, bu yakıştırmaya da yine gülümseyerek, başını hafiften sağa sola sallayarak karşı çıkmış, çok kısa bir süre düşündükten sonra da, mırıldanarak ‘belki biraz temkinli…’ karşılığını vermişti. Buradaki mizahın derinliğine, hatta hüznüne varmak çok zamanımı aldı. Bazı sözlerin kaderidir bu. Günü geldiğinde, gerçek etkileri ve asıl temsil ettikleriyle karşımıza çıkarlar. Onları hayatınızdan atamazsınız, siz de bu hayata bakışın bir yerlerinde duruyorsunuzdur çünkü artık. Mirasın hak ettiği değeri bulması bir yaşama uğraşını gerektirir. “

Buradan Recaizade Mahmut Ekrem’e de bir selam gitsin,  değil mi ki, “Üslûb-ı beyân, ayniyle insandır” …