Metin Türü Olarak Gezi mi Anı mı?

TDK’nın, farklı metin türlerindeki yazıları bir araya getirdiği seçkilerden biri, iki türü içeriyor: “Güzel Yazılar: Gezi-Hatıra” Kitap içinde de bu türleri gruplandıran bir ayrım yapılmamış, “gezi” türü, “otobiyografi” ve “günlük”le birlikte “anı (hatıra)” türünün alt kollarından biri olarak verilmiş ve “yolculuk hatıraları” şeklinde nitelendirilmiştir. Gezi ve anı türlerini ayırmanın en basit yolu, metinde ağırlıkla “anlatılan”ın ne olduğu ve okurun dikkatinin neye yöneldiğini belirlemektir. Dolayısıyla, bir yazının gezi mi anı mı olduğunu belirlemenin en kestirme yolu: Eğer, metnin odağında, gezilen şehir varsa ve dikkat bu şehre ait özelliklerine yöneltilmişse, metin “gezi” türünde değerlendirilir; kişi, gezdiği mekânı anlatırken, daha çok kendisindeki etkilere ve kendi yaşantısına yoğunlaşmışsa, metin “hatıra” türünde değerlendirilir. Bu ayrıntı dışında, elbette, gezi metinleri de kişisel yaşantılarla doluysa bire yolculuk hatırasıdırlar. Nitekim, Reşat Nuri Güntekin’in güzelim Anadolu Notları, metin türü açısından hep kafa karışıklığı yaratır çünkü hatıra ve gezi izlenimleri iç içe metinlerden oluşur.

gezi mi anı mı

hangi türün özelliklerini içeriyor, gezi mi anı mı?


Aşağıdaki metin, bu çerçeveden bakıldığında, hangisinin örneğidir? Metnin sonunda yer alan üç sorudan her doğru yanıt, ana sorunun yanıtını bulmayı kolaylaştıracaktır.

“Yeniden başlayan hafif bir yağmura lâkayt ve biraz serseri anlaştığını sokaklarda, bazı evlerin de resmî daire olarak kullanıldıklarını görüyorum. Birkaç sokağın birleştiği bir küçük meydânda da yüksek, âdeta heybetli ve metrûk hissini veren bir su kulesi var. Ve yağmur altında bu sokaklar o mertebe sessiz ve boş ki, uzaktan görünüp sisli hava içinde renkleri pek solgun kaputları ile yaklaşan er grupları insana lüzuma binaen devriye kollarının dolaştığı vehmini veriyor. Çarşıya dönerken, Arif Kaplan’ın birkaç gün evvel bir tablosunda, manzarası daha yumuşatılmış olarak seyrettiğim Saat Kulesi’nin önünden geçtim. İkinci Ahdülhamit zamanında yapılan bu kulenin yanındaki eski duvar parçası, Edirne kalesinin hemen yegâne bakiyesi imiş. O kadar da ıslanmış bir haldeyim ki, yakınında bulunduğum kahveye iltica mecburiyetinde kaldım. İçerisi yine hıncahınç ve hemen aynı simalar. Sade belki demin oynayanlar konuşuyor, demin konuşanlar şimdi oynuyorlar. Bir çay daha içiyorum. Lâkin Selimiye’yi henüz görmemiş olduğum hâlde burada uzun müddet oturmaya tahammülüm yok. Buğulu camların arkasından yağmur bana dinmiş gibi gelir gelmez dışan fırlıyorum.”(Nahit Sırrı Örik, “Günlerin Haritası”)

5/5 (4 Reviews)