Kanunî Sultan Süleyman Dörtlemesi’nden (Trajedi Örneği)

Orhan Asena’nın Kanunî Sultan Süleyman Dörtlemesi‘nin (İlk Yıllar-Roksolan, Hürrem Sultan, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Sığıntı) ikincisi olan Hürrem Sultan‘da, Kanunî’nin, devletin bekasına karşı tehdit olarak gördüğü oğlu Mustafa’nın katline karar verme süreci, onun bir hükümdar ve bir baba olarak yaşadığı trajediyi gösterir. Bu metin, bir tiyatro türü olarak trajedinin kavratılması için de iyi bir örnektir. (Trajedi türü için: Batı Tiyatrosunun Temel Türlerinden Trajedi-Metin ve Uygulama)

kanunî’nin hükümdar ve baba olarak verdiği en zor karar:

KANUNΗ (Hurrem’e döner, hayretle bakar.) Öyle mi? Demek sizce bu yaptığımız bir zulüm ha? Ya onun o korkunç sadakati? Hiç mi zulüm gibi görünmez size? Gerçi Mustafa ihanetinin cezasını hak eyledi. Ama bilir misin kadın, bir hain de olsa Mus-tafa Mustafa’dır. Ve dünyaya bir ikinci Mustafa daha gelemez. Çünkü Mustafaların çağı kapandı. (Gözlerini yumar.) Onu nasıl severdim.

HURREM— Efendimiz… (Bir hareket yapar.)

KANUNΗ Biz bir karar verdik miydi, münakaşasını kendimizle yapmaktan hoşlanırız. Rahat bırak beni. (Hurrem selâmlar ve çıkar. Kanunî, yalnız. Gidip pencereyi açar, fırtına odaya dolar. Perdeleri savurur.)

KANUNΗ Tanrım, senin adaletin mi? Benimki mi? Bir işaret, bir tek işaret bekliyorum senden. Ne olursun, iş işten geçmiş değil henüz. Tanrım, ben dünyanın bu yarısına hükmeden Sultan Süleyman kulun, ben önünde dize geliyorum, yalvarıyorum. Bir işaret bana, bir tek işaret… (Uzakta bir şimşek parlar, sonra gök gürler, bir yıldırım tarakası.) İşte işaretin… Yıldırım… Ve şimşek… (Ayağa kalkar.) Pekâlâ. Biz de yıldırım olacağız, şimşek olacağı.

(Birden salona açılan kapıdan ikinci Vezir Ahmet Paşa girer. Büyük bir heyecanla hünkârın ayaklarına kapanır.)

PERDE: IV SAHNE: VI

Hünkârın has odasında Kanunî ve Ahmet Paşa. Salonun lokal ışıklarla aydınlatılan beri kısmında ise Mustafa kendini sımsıkı yakalamış muhafızların arasındadır.

AHMET PAŞA— Efendimiz, merhamet efendimiz…

KANUNΗ Ne var? Ne oluyor? Siz çıldırdınız mı paşa?

AHMET PAŞA — Oğlunuz hünkârım, oğlunuz, şehzadeniz…

KANUNΗ (Sert) Şehzadem mi? Sana ne şehzademden?

AHMET PAŞA— Hakkında bu kadar acele hüküm verdiğiniz oğlunuz.

KANUNΗ Acele, ama yanlış değil.

AHMET PAŞA — Ona son bir lütufta bulunmak İstemez misiniz? Onu son bir defa dinlemek istemez misiniz?

KANUNΗ Dinleyemem.

AHMET PAŞA — Efendimiz, sizin oğlunuz bu.

KANUNÎ — (O sert tavırda ilk defa bir yumuşama görülür. Bir ıstırap çizgisi belirir yüzünde.) İşte onun için dinleyemem paşa. Sen de babasın, anla beni. Bu başkalarının suçuyla karşı karşıya gelmeye benzemez.

AHMET PAŞA. — Af, büyüklüğün şanındandır.

KANUNΗ (Vakur) Biz ya o kadar büyük değiliz ya da daha büyüğüz. (Ahmet Paşa’yı tutup kaldırır.) Kalk paşa, devletime kasteden siz olsaydınız, yapacağım yine bu değil miydi? Biz ele ne münasip görürsek kendimize de onu münasip görenlerdeniz… Adaletimizin sırrı budur.

AHMET PAŞA — (Kahrolarak) Ya suçsuzsa oğlunuz, bigünahsa?

KANUNΗ (Cebinden buruş buruş olmuş bir mektup çıkarır, okur.) Bak paşa… Bu mektup oğlumun. Oğlum kendini nasıl itham eder oku. (Mektubu Ahmet Paşa’ya verir, o mektuba sessiz sessiz göz gezdirirken, Kanunî mektubu ezbere okur.) Baba hakkı için, Tanrı hakkı için bu kıyamı biz hazırlamadık. Kıyam bizim rızamız alınmadan meydana geldi. Sonra bir anafor gibi bizi çekip içine aldı. Biz kendimizin değil, bu adamların ricacısıyız baba. Onların suçu bizi sevmek, bizim suçumuz ise, onları haklı ve büyük gazabınız önünde terk edememek… Nasıl terk edebilirdik. Siz ki beni halkı için yaşayan bir hükümdar gibi yetiştirmek isterdiniz. Onları kaderlerine bırakıp merhametinize sığınmam hoşunuza gider miydi? Hayır baba, biz kendi adımıza değil, onların adına geliriz. Onlara hazırladığınız cezayı ilk bizde deneyesiniz diye.

AHMET PAŞA — (Mırıldanır gibi) Zavallı şehzade: Kendini onlara siper etmek istemiş… Sanmış ki elleriniz titrer.

KANUNÎ — Ellerimin titremeyeceğini bilmeliydi.

AHMET PAŞA — Bir kahraman gibi davranmış.

KANUNÎ — Bir kahraman gibi, doğru ama, bir evlat gibi değil. Biz de ona bir asi kahramana yapılacak muameleyi reva görürüz.

AHMET PAŞA — Efendimiz ona son bir fırsat.

— (Sabırsız) Sonra sizin hakkınızda da başka türlü düşünürüz paşa.

Ahmet Paşa, soldan açılan kapıya doğru yürür, arkasında Mustafa’nın ümitle beklediği kapıya… Fakat oradan çıkamaz. Geri döner, dipteki küçük kapıdan kaçar. Beride Mustafa içerideki en küçük hareketi değerlendirmeye çalışır gibidir. Korkunç bir an, terkedildiğini anlar.

MUSTAFA — (Yumuşar bir sesle) Baba… Benim baba… oğlun, Mustafan. Ölüme gönderiyorsun beni. Bir defa dahi dinlemeden.

Kanuni, bu sesle âdeta ürperir, odanın içinde dolaşmaya başlar.

MUSTAFA — Ölümden korkum yok bilirsin, ama ölümüm sana yük olsun istemem. Ölümüm sana ağır gelsin istemem… Suçsuzum baba, suçsuzum. (Tekrar susar, içerden cevap bekler.)
Kanuni, ihtilâçlar içindedir, eliyle kulaklarını tıkar.

MUSTAFA — Bir gün anlayacak ve inanacaksın baba, o günü düşün. Onu ben öldürdüm. Hiçbir suçu yokken, ona ben kıydım. Kendini müdafaa hakkı dahi vermedim diye başını taştan taşa çalacağın günü düşün. Her şeyi bilen Tanrı’nın huzuruna çıkacağımız günü düşün.

RÜSTEM — (Sinirli bir tavırla girer, muhafızlara çıkışır.) Ne bekletirsiniz hâlâ? Götürün! (Muhafızlar Mustafa’yı sürüklerler.)

MUSTAFA — (Çıkarken, Rüstem’in önünde durur, bir an.) Gidiyorum, gönlünü ferah tut. Yarın sen de geleceksin… İstemesen de geleceksin… Ve Tann’nın huzurunda seninle karşı karşıya kalacağız. (Çıkar.)

Lokal ışıklar bu tarafta söner. Salon karanlığa gömülür. Arz odasından Kanunî, onların çekilip gittiğini anlar. Bir an daha orada durur, sessizliği dinler, pencereden bakar, âdeta kendini avutacak bir şeyler aranır gibidir. Bu arada sahne yavaş yavaş kararmaktadır. Nihayet Kanunî’yi takip eden lokal bir ışık kalır. Kanunî köşedeki tahtını görür, ona doğru yürürken.