Yıldızlara Bakmak (Behçet Necatigil, radyo oyunu)

Kişiler:

YOLCU
ARABACI
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ

(Bir süre rahvan giden bir atlı araba sesi.)
YOLCU – Daha hızlı, daha hızlı! Vaktim yok fazla.
ARABACI – At yoruldu, Bey, yol bozuk zaten! (Bir kamçı sesi.) Dehey Aslan!
(Tekerlek, nal sesleri bir süre çoğalır; at kişner. Yolcu da, arabacı da, gürültüden bağırır gibi konuşurlar.)
YOLCU – Bu işi hemen bu gece bitirmem lazım. Gidecek başka yerler çıkabilir, bakarsın! Ne kadar da uzakmış! Hızlı sür, daha hızlı!
ARABACI – Hem uzak, hem de yol yol değil ki! (Kamçı şaklar.) Dehey Aslan! (Hızlanan araba sesleri.) Ne yapacaksınız rasathanede?
(Birden sesler kesilir. Uzaktan uğultu halinde, son hecesi uzatılarak: «Yıldızlara baktın mııı?» seslenişi duyulur; ses erir, dağılır. Kısa bir süre yine tekerlek, nal sesleri.)
ARABACI – Bey, ne yapacaksın, dedim rasathanede?
YOLCU – Duymadın mı?
ARABACI – Söylemediniz ki!
YOLCU – Ben söylemedim; ama sen sesi duymadın mı?’
ARABACI – Hangi sesi?
YOLCU – Bir sesleniş duymadın mı?
ARABACI – Yoo! Bu saatte buralarda kimse yoktur ki, ses olsun!
YOLCU – Ama yol, gündüz gibi aydınlık.
ARABACI – Yıldız ışığından, Bey!
YOLCU – Gökte yıldız var demek?
ARABACI – Var ya, var ya! Görmüyor musun, Bey? (Sessizlik. Bir süre tekerlek, nal sesleri.)
(Bir kapı tokmağı, bir gong gibi tok ve yankılı üç kere vurulur. Sessizlik. Kapı ağır ve demirden bir sesle açılır. Sessizlik.)
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Fakat Azizim, sizi içeriye alamam; çok geç! Rasathaneyi gezmek istiyorsanız gündüz gelin. Aslında, öğretmenleriyle toplu halde gelen öğrencilere açıktır burası. .
YOLCU – Sayın ki ben de bir öğrenciyim, öğrenmek istiyorum, öğrenmek zorundayım. Fakat başka zaman vaktim yok; geri çevirmeyin beni; yıldızları hemen şimdi görmek istiyorum. ‘
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Yıldızlar rasathaneden görülmez.
YOLCU – Bense en iyi buradan görülür sanıyordum. Öğrenmeye geldim, acaba…
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Sözünü keser.) Gecenin bu saatinde artık hiçbir şey öğrenemezsiniz.
YOLCU – Öğrenmenin de saati mi var?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Var ya! Her şeyin bir öğrenme zamanı var. Bazı şeyler gün doğarken öğrenilir, bazı şeyler de öğlen saatlerinde. Sonra her şeyin bir öğrenme yeri var. Yalnızlıkları öğrenmek için soğuk, taş odalarda gece yarılarını beklemek gerekir. Dereleri, gölleri bahar şafaklarında kırlarda; denizleri, çölleri yaz ayları kızgın öğle üzerleri evlerde, basık odalarda öğrenirsiniz. Ayrı şeyler bunlar. Mesela sokakları öğrenmek için…
YOLCU – Sokakları öğrendim az çok.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Nesini öğrendiniz bakalım?
YOLCU – Nesini mi? Bakkallarını, kasaplarını, çarşılarını, fırınlarını…
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Sözünü keser.) Durun, durun! Hangi saatlerde?
YOLCU – İş dönüşü, akşam saatlerinde.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Öğrenmek dediğiniz bu mu sizin?
YOLCU – Ya ne olsun?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Azizim! Sokakları öğrenmek için, uzunca bir süre, gün doğmadan yollara düşmek gerekir. Sütçü beygirleri, sebze arabaları geçerken. Erkenci kahvelerde çaylar yeni demlenirken. Sokak, bu vakitlerde sokaktır. Sokakların da bir kişiliği olduğunu unutmayın!
YOLCU – Yahut gece yarısından sonra, in cin top oynarken, öyle mi?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (Şaşırmış.) Yok canım, nerden biliyorsunuz?
YOLCU – Bir kere eve çok geç dönmüştüm de oradan. Uzadıkça uzamıştı yol. Bütün ışıklar sönmüştü.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Yanan lambaları görmediniz mi?
YOLCU – Hangi lambaları? Bütün ışıklar sönmüştü.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (Güler.) Yaa, görmemişsiniz! Uyku tutmayan hastaların, âşıkların lambaları söner mi hiç?
YOLCU – Camlarda kalın perdeler vardı, dışarıya ışık falan sızmıyordu.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Işık kadar ses de önemlidir; ses, ses!
YOLCU – Evet. Öyle! (Birden hatırlamış gibi çabuk çabuk.) Nitekim ben de size bir ses yüzünden geldim!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Ne sesi? .
YOLCU – Ama önce şunu öğrenmeliyim. Beni dinlemeye vaktiniz var mı?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Vaktim mi? (Güler.) Vaktim olmasaydı böyle uzun zaman konuşur muydum sizinle? Bende vakitten bol ne var? Bu teleskopların, sismografların ortasında; gezegenlerin, durağan yıldızların vakti içinde, dünyanın vakti bana öyle uzun geliyor ki!
YOLCU – Ben çok kısa bilirdim.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Az çoğa karışınca çok olur.
YOLCU- – Filozof musunuz siz?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Hayır, sıradan bir adam! Neyse, devam edin siz. Bir sesten bahsediyordunuz; ne sesi bu?
YOLCU – Son günlerde kulağıma uzaktan sesler gelmeye başladı.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Ne gibi?
YOLCU – Çok sıcak, buram buram buğular içinde bir hamamın uğultuları gibi. Bir soru; ama her kelimesi açık, belli bir soru. Yayılan, duman duman yaklaşan, sonra eriyip dağılan bir soru.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Hangi saatlerde soruluyor?
YOLCU – Değişik saatlerde. Ama en çok… (Dalgınlığından sıyrılır, çabuk çabuk.) Hayır, belli olmuyor, geceleri de duyuyorum. Çalıştığım yerde, evde, her vakit. Bazen uykumun arasında. Hemen uyanıyorum.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Hep aynı soru mu?
YOLCU – Hep aynı soru.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Nedir sorulan?
YOLCU – Sorulan… (Çok uzaktan. girişteki uğultu halinde, «Yıldızlara bakım mı?» seslenişi, sonra sessizlik.) Yıldızlara bakıp bakmadığımı soruyorlar.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Garip şey!
YOLCU – Çok garip!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Demek yıldızları görmüyorsunuz?
YOLCU – Görmüyorum. Çok şeyi görüyorum, gözlerim sağlam; ama yıldızlara bakıyorum, onları görmüyorum. Göz doktorlarına gittim, faydasız!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Doktor işi değil bu!
YOLCU – Sinir doktorlarına da gittim.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Doktor işi değil bu!
YOLCU – Şimdi size geldim.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Benim işim de değil bu!
YOLCU – Nasıl olur? Teleskopunuz var, aletleriniz var; onlarla görebilirim her halde.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Neye ille de görmek istiyorsunuz anlamıyorum? Yıldızlar da kalıversin canım!
YOLCU – Olmaz! Yakında gideceğim buralardan; hatırlatıyorlar, sorarlar; ayıp olur cevap veremezsem. Baktım; ama göremedim demek ayıp düşer… (Sessizlik.)…
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Azizim, siz görmüş olmak için bakmışsınız, ondan göremediniz. Duymak için baksaydınız görürdünüz. Hem sonra… (Durur.)
YOLCU – (Merak etmiş.) Evet?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Fakat.. Sizi bir noktada teselli edebilirim. (Durur, içini çeker.) Üzülmeyin, bir siz değilsiniz yıldızları görmeyen. Şaşacaksınız; ama artık ben de görmüyorum. .
YOLCU – Siz de mi? Nasıl olur? Bir rasathane müdürü!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (Hemen.) Yoo, yanlış anlamayın! Rasathane müdürü olarak görüyorum da, insan olarak çoktandır göremiyorum.
YOLCU – Peki, bu sizi hiç telaşlandırmıyor mu?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (Rahat.) Hayır! Çünkü benim durumum sizinkinden farklı. İnsan, yıldızları ne zaman görmez, biliyor musunuz?
YOLCU – Ne zaman görmez?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Ya, hiç bakmamışsa ya da çok bakmışsa! Ya açlığındandır görmeyişi ya da artık doymuş, kanıksamış olmasından!
YOLCU – Demek doydunuz siz?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Gençliğimde çok baktım, gördüm çünkü! Şimdi artık gözlerimi kapayınca, onları içimde buluyorum. Dışımda gördüklerim, yalnız astronomi, kozmografya yıldızları.
YOLCU – (İçini çeker.) Ben o kadarını olsun görsem razıyım.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Küçümser.) Püh! Yıldızları yakından göremeyen uzaktan hiç göremez. Size bir soru!
YOLCU – Buyurun!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Yıldızlara değil de, çiçeklere baktın mı deseler ne yapardınız? .
YOLCU – (Düşünür.) Ne mi yapardım? Şey… Botanik enstitüsüne giderdim.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Kahkahayla güler.) Botanik enstitüsüne mi? İlahi dostum, siz çok komiksiniz, çok! (Seslenir.) Hey Arabacı! ‘
ARABACI – (Girer.) Buyur, Müdür Bey!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Bak, ne diyor senin yolcu! Çiçek görmek için botanik enstitüsüne gidermiş!
ARABACI – (Güler.) Daha neler, Bey! Parklar, bahçeler varken?
YOLCU – (İçerlemiş.) Bahçeyle bir mi orası?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Bahçeyi göremeyen enstitüde neyi görür?
ARABACI – Yolumuzun başında bir bahçenin önünden geçtik; orda en az elli çeşit çiçek vardı. Ama siz, başınızı çevirip bakmadınız!
YOLCU – Dikkat etmedim.
ARABACI – Nasıl etmezsin, Bey? Hani atın dizgininde bir bozukluk var dedim de durdurdum arabayı. Yere indim; ne yaptım ben?
YOLCU – Dizgini düzelttin.
ARABACI – (Alaylı.) Hangi dizgini, Bey? Çiçekleri seyrettim, çiçekleri. Akşam saatinde mor, kırmızı, sarı, pembe, ışıl ışıl parıldayan o güzellikleri seyretmeden geçip gitmeye gönlüm razı olmadı. (Sessizlik.)
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Gördünüz mü, Azizim, bir arabacı bile…
ARABACI – (Alınmış.) Ayıp ediyorsun, Müdür Bey, arabacı olduksa…
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Sözünü keser.) Yooo, yoo, gücenme! Demem o deme değil; hani bu beyin dünyadan haberi yok da!
ARABACI – Bilinir mi, Müdür Bey? Kim bilir ne derdi var bu yolcunun? İnsan acılı, kahırlı oldu mu gözü dünyayı görmez.
YOLCU – (Üzgün.) Herkesin dünyası kendine!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Öyle, tabiî! Fakat sizin dünyanızda bakmak diye bir şey yok mu, bilmek isterdim. Yıldızlara hiç bakmadınız mı mesela?
YOLCU – Bakmışımdır, çok eskiden bakmışımdır; ama pek hatırlamıyorum. Daha doğrusu vaktim olmadı bakmaya. Size bir itirafta bulunayım mı? (…)
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Gökte bir yıldız seçip arada yalnız, ona bakabilirdiniz; sönüyor mu. parlıyor mu diye.
YOLCU – Ben yıldızı sönük doğmuşum. Müdür Bey!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Bir yıldızın ışığı sönmeye başlasa; sönse bile, dünyamız yıllar, yüzyıllar sonra bunun farkına varır. Yıllarca, yüzyıllarca o ışık, yıldızı yaşıyormuş gibi, gelmekte devam eder bize. Sanatçıları düşünün! Bir siz misiniz yıldızı sönük, bu dünyada? Sonra kanguru, beyaz ayı, zürafa bazı memleketlerde görülmez; ama yıldızlar her yerden görülür.
YOLCU – Gökyüzüne bakacak ne vaktim ne de halim vardı benim. Toprak bırakmıyordu.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Şiir okur.) «Ne uçmayı bilirim, ne gökten haberdarım,/ Bir karış bile fazla yükselemem yerimden:/ Toprağa basmak için yapılmış ayaklarım.».
YOLCU – Nedir bu?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Bir şiir! (Okumaya devam eder.) «Toprak beni daima çeker eteklerimden…» Şiirlere baktığınız oldu mu?
YOLCU – Şiirlere bakamadım.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Öyle ya, yıldızlara bakamadınız.
YOLCU – Ben hep önüme baktım derken bunu anlatmak istemiştim.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ, – Anlıyorum, hep yere bağlı kaldınız, havalanamadınız.
YOLCU – Uçmasını bilmem ki?…
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Uçmak şart değil.
YOLCU – Fakat…
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Başınızı kaldırıp da yukarıya baksaydınız, bir yaz gecesi mesela, havalanırdınız.
YOLCU – Düşmekten korktum.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Göze alacaksınız.
YOLCU – Göze batmaktan korktum.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Göze alacaksınız.
YOLCU – Herkes bana dikerdi gözlerini.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Göze alacaksınız. (Sessizlik.)
YOLCU – Yıldızlara bakmadım; ama başka şeylere baktım sözgelişi…
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Tamamlar.) Dişlerinize, gıdanıza, hasta olmamaya baktınız.
YOLCU – Bunlara bakmasaydım çoluk çocuğuma bakamazdım ki! Sonra bunları karım istedi.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Dişleriniz sağlam mı bari?
YOLCU – Ne gezer, hepsi çürük! Yaptıramıyorum da!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Sağlık durumunuz nasıl?
YOLCU – Haftanın iki günü iyiceyim, beş günü hasta.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Yıldızlara bakmamaktan, hava almamaktan!
YOLCU – Ne ilgisi var, Beyim?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Çook! Her neyse! Demek midenize, karaciğerinize baktınız, korudunuz onları; ama yine de iç organlarınız bozuk değil mi?
YOLCU – Bozuk!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Yıldızlara bakmamaktan, hava almamaktan! Başka nelere baktınız?
YOLCU – Başka? Başka? Sonra bana bakmışlar diye aileme baktım, onlar gibi ev bark sahibi oldum; demin de dedim ya; karıma, çocuklarıma.,.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – … bakıyorsunuz. Biz de bakıyoruz, önemli değil bu; ödevimiz!
YOLCU – (Hafif güler.) Üzüntüyü bırakıp yaşamaya da baktım.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Tamam! Demek yaşamaya da baktınız? Bu iyi, bakın, bu çok iyi! Yaşayabildiniz mi bari? Yıldızlara bakmadan insan nasıl yaşar?
YOLCU – Ben yaşadım!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Bravo! Fakat görmediğiniz şeyler var.
YOLCU – Pek yok canım. Yıldızları göremedim, bir! Başka? Evet, kırlara, denizlere, derelere uzak kaldım; ama dereotlarını gördüm.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Nerde gördünüz?
YOLCU – Karım zeytinyağlı bakla pişirdikçe, baklanın üzerinde.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Ya bakla çiçekleri?
YOLCU – Bakla çiçekleri? Baklayı biliyorum ya! Baklagilleri de biliyorum. (Bir kitaptan okur gibi.) «Baklagiller; içine bakla, fasulye, akasya, keçiboynuzu gibi pek çok sebze ve ağaçları alan ve iki çenekli ayrı taç yapraklılardan olan büyük bir bitki familyasıdır.» Tabiat bilgisi dersinde ezberletmişlerdi. (Bir zafer kazanmış gibi.) Nasıl da unutmamışım!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Hayret doğrusu! Fakat bakla çiçeğini toprakta iken, daha bakla değilken görmeli!
YOLCU – (Düşünür.) Bakla çiçeği mi? Hatırlamıyorum, hiç görmedim.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Onun o sarımtırak eflatuna çalan beyaz rengini hiç görmediniz demek? O harika rengi bilmiyorsunuz.
YOLCU – Ama toprağı gördüm. (Kızar.) Hem canım, bakla çiçeği gördün mü diye sormuyorlar ki bana!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Orası öyle! Bakla çiçeğini görmeseniz de olabilir. Peki, ya nar çiçeği?
YOLCU – Alay mı ediyorsunuz benimle?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (Çıkışır gibi.) Nar çiçeği gördünüz mü diyorum! .
YOLCU – (Siner.) Görmedim. Botanik enstitüsünde vardır her halde.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Bırakın şu enstitüyü! Nar çiçeğini bilim kurumlarında değil; rasgele bir bahçede, ağaçtaki haliyle görmeli!
YOLCU – Ağaç gördüm.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Nerde?
YOLCU – (Kızmış.) Çocuk değilim ya, ağaç da mı görmedim artık.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Kızmayın, kızmayın! Olur a, olamaz mı? (Bir sandalye çekilişi.)
YOLCU – Neyse, vaktim yok benim. Biraz acele etsek. Şu yıldızları gösterin de gideyim artık.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Gidersiniz, gidersiniz; ne güzel dert.
YOLCU – Yarın burada olmam belki.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (İçini çeker.) Ne fena! Hiç dönmeyecek misiniz?
YOLCU – (Üzgün.) Kim bilir? Hem giderken daha bir sürü şeye bakmam gerek. Sorarlar, olur a!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Sorarlar; ne kadar çok şeye bakarsanız o kadar iyi tabii! Ne olur, ne olmaz! Çoluk çocuğu ne yapacaksınız, peki?
YOLCU – Onları burada bırakacağım, ister istemez! Yanımda götüremem ki! Hem araba tek kişilik, hem de… Sonra şimdiye kadar hep ben baktım onlara; artık başlarının çaresine baksınlar.
ARABACI – (Girer.) Bey. Gecikiyoruz, başka yerlere de uğrayacaksak çabuk olalım.
YOLCU – (Telaşlı.) Uğrayacağız, uğrayacağız tabii! Önce yıldızlara bakayım hele..
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Arabacı! Otur da, bekle biraz! İşimiz bitmedi henüz. (Bir sandalye çekilir. Arabacı oturur.) Eveeet. yıldızlara bakmak! (Ağır ağır.) Dostum, ne yazık ki kolay bir iş değil, hiç de kolay değil!
YOLCU – Teleskop mu bozuk?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Teleskop mükemmel işliyor; fakat…
YOLCU – (Öfkeli.) Vaktimi boşa harcıyorsunuz. Konuşmamızın başında kesip atsaydınız ya! Sizden olmayacak şey mi istiyorum? Bir izin, sadece teleskopla bakma izni!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – (Teker teker.) Benim teleskopuma ihtiyacınız yok sizin.
YOLCU – Teleskopum olsaydı buralara kadar yorulmazdım her halde!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Sizin teleskopunuz vardı, bakmasını bilmediniz. .
YOLCU – Gözlerim mi demek istiyorsunuz? Kaç kere söyledim: Bakıyorum ama göremiyorum.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Vardı, bakmasını bilmediniz. Bugün, yarın bakarım diye bu geceye kadar savsakladınız bu işi! Bakmaya bakmaya gözleriniz görmez oldu. Demin ne dedim ben size?
YOLCU – O kadar çok şey söylediniz ki, hangisi, unuttum.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – İnsan, yıldızları ne zaman görmezdi?
YOLCU – (Hatırlar.) Şey.. ya hiç bakmamışsa ya da çok bakmışsa!
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Tamam! (Kendi kendine konuşur gibi, yavaş yavaş.) İnsan, aylı gecelerde bir ağaç altında hiç oturmamışsa, samanyollarından gökyüzü kırlarına hiç tırmanmamışsa, kayan yıldızlara karşı bir dilekte bulunmamışsa, arada bir olsun başını göklere kaldırmamışsa, teleskoplarla bakmış, ne görebilir ki?
YOLCU – Yıldızları.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Karanlığı! Siz yıldızların altında sıcak aşk geceleri yaşamadınız mı hiç?
YOLCU – Aşka vaktim olmadı.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Nasıl evlendiniz?
YOLCU – İşte günün birinde, kader, tesadüf.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Severek değil yani!
YOLCU – Değil, geleneğe uyarak.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Madem öyle, (Birdenbire sert.) benim de size gösterecek yıldızım yok!
YOLCU – (Yalvarır.) Yapmayın. N’olursunuz! Yıldızları görmem lazım; bir tanesini olsun gösterin!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Ateşböceklerini görebiliyor musunuz?
YOLCU – Adını duydum; ama görmedim, çok küçükmüş.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Çok mu küçükmüş? Emin misiniz?
YOLCU – Küçükmüş. Oğlum söyledi; ama çok güzelmiş.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Oğlunuz kaç yaşında?
YOLCU – Beş yaşında. Daha geçen gece bir tane yakalamış. Avucunda gösterdi, pek hoşlanmıştı, gülüyordu; ama ben göremedim, çok küçüktü.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Ateşböceği çook, çok büyüktür; ancak çocuk ellerine sığar. Ateşböceklerini göremeyen yıldızları hiç göremez.
YOLCU – Teleskopla da mı?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Onunla da! (Kesin.) Hayır! Geçmiş! Artık göremezsiniz. (Kısa bir sessizlik.)
ARABACI – Bey, siz buraya yıldız mı görmeye geldiniz? Ne diye yolda söylemediniz bana? Hiç değilse Kutup yıldızını gösterirdim. Madem bir tanesi de yetiyormuş! .
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Yeterdi! (Sessizlik.) Hem siz buraya böyle bir iş için gelen ilk adam da değilsiniz. Bu arabacı sizden önce buraya sizin gibi çoklarını getirdi.
YOLCU – Ama bana söylemedi.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Söyler mi, ne diye söylesin? Anlamalıydınız; halinden, davranışlarından görmüş geçirmiş olduğunu anlamalıydınız. Ona bile bakmamışsınız.
YOLCU – Kendi derdim bana yetiyordu.
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Derdinizin çaresi, ne yazık ki artık yok!
YOLCU – Peki, benden önce gelenler, yıldızları göremeden mi döndüler? ,
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Göremeden döndüler…
YOLCU – (Ümitsiz.) Hiçbir şey yapamaz mısınız?
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Sert) Hayır! Hem rasathaneye geceleyin her türlü ziyaret yasaktır.
YOLCU – (Kızmış.) Şikayet edeceğim! Bir vatandaşın haklı dileğini yerine getirmeye mecbursunuz! İşinizden attıracağım sizi!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Güler.) Vaktiniz varsa hayhay!
YOLCU – (Ağlamaklı.) Yok, ne yazık ki, vaktim yok, çok geç kaldım.
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Çok geç kaldınız!
ARABACI – Bey. Hemen gidelim! Ben yıldız da gösteririm size!
YOLCU – (Azarlar.) Görmüyorum dedim yahu, göz doktoru musun sen?
GÖZLEMEVİ MÜDÜRÜ – Bu iş doktor işi değil, yaşamak işi. Arabacı! Nasıl senin beygir! Yemini yedi, suyunu içti mi?
ARABACI- Yedi, içti, Beyim!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – Ne yapıyor şimdi?
ARABACI – (Güler.) Yıldızları seyrediyor, Müdür Bey!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Güler.) Bravo beygire! Yaşamasını biliyor desene!
YOLCU – (Kızmış.) Aptal yerine koydunuz beni; düpedüz aptal! Alacağınız olsun, gösteririm ben size!
GÖZLEMEVI MÜDÜRÜ – (Güler.) Görmüyorsunuz ki gösteresiniz, dostum!
YOLCU – Yürü gidelim, Arabacı! Deliler evine gelmişiz; durulmaz burada!
(Hızla uzaklaşan ayak sesleri. Müdürün kahkahası. Kapanan bir kapı. Sessizlik. Az sonra dört nala giden atın nal sesleri, tekerlek sesleri. Sesler birden kesilir. Uzaktan uğultu halinde, son hecesi uzatılarak, «Çiçeklere baktın mı?» seslenişi duyulur, ses erir dağılır. At kişner. Yolcu da, Arabacı da gürültüden biraz bağırır gibi konuşurlar.)
YOLCU – Arabacı, çabuk beni o söylediğin bahçeye götür, çiçekleri göster bana; önce çiçekleri!
ARABACI – Geç oldu Bey, çiçekler uykuya yattı, hiçbiri görülmez şimdi.
YOLCU – Hay Allah! Yahu, bunun da mı zamanı var?
ARABACI – Var ya, tabii var! Çiçekler sabahın erken saatlerinde, bir de gün batarken görülür, Bey! Acele etmeyin, yarın sabah ben size bütün çiçekleri gösteririm, bütün çiçekleri!
YOLCU – (İçini çeker.) Ah, ben yarın belki buralarda olmam. Arabacı! Şimdi göster, şimdi. Hiç, değilse bir yıldız göster bana.
ARABACI – Bunlar birbirlerine bağlı şeyler, Bey! Çiçekleri gördünüz mü, gökyüzüne bakmadan yıldızları da görürsünüz.
YOLCU – Geç kaldım, çok geç kaldım!
ARABACI – Geç kaldınız, Bey!

(Bir süre nal, tekerlek sesleri. At kişner.)

dramın özelliklerinin Yıldızlara Bakmak (Behçet Necatigil) oyunundan bir bölüm üzerinde gösterilmesi