Galîz Kahraman (İhsan Oktay Anar)

Galîz Kahraman ve Yedinci Gün:

“Mükemmel insan”ı yani İdris Amil’in varlığını önden haber veren kişi, Yedinci Gün’ün “nevi şahsına münhasır” şahsiyeti İhsan Sait’tir:

“Lakap ardına saklanman için sebep yok. İsmin ne?”
‘İhsan Sait!”
‘Peki İhsan Sait Efendi, şimdi neredesin ve buraya neden geldin?”
‘Bu kimseyi ilgilendirmez.”
‘Kafamı kızdırma! Sen nereden geldin buraya!”
‘İstikbâlden.”
Binbaşı heyecanla yerinden doğruldu ve sordu:
‘Madem öyle, harbin ne zaman çıkacağını söyle bana!”
‘Harp marp umurumda değil!”
‘Peki amacın nedir öyleyse?’
‘Dünyadaki en üstün insanı bulmak!’
‘Var mı böyle biri?’
‘Var böyle biri ve ismi ‘İ’ ile başlıyor!’
‘Yani?’
‘Adı İdris.’
‘Peki tam adı?’
‘İdris Âmil Zula!’

Binbaşı hışımla yerinden doğruldu ve mâiyetindekilere buyurdu:
’Derhâl araştırınız!’” (Yedinci Gün)

Galîz Kahraman

Mükemmelin ölçütü de gayet nesnel!

Öğrenmek için Galiz Kahraman’ın son sayfasına kadar sabretmek gerek:

“Adam geri­sin geri döndü ve neden sonra elinde bir çanta ile gelip, candarmalann arasında bekleyen İdris Âmil Hazretleri’nin tam karşısına oturdu. Çantasını açıp bir fotoğraf çıkarmış, bir bu resme ve bir de Efendimiz’e bakıyordu. Ardından fotoğra­fı İdris Âmil Hazretleri’ne gösterdi. Fotoğraftaki şahıs, Efendimiz’in bizzat kendisiydi! Dili döndüğü kadarıyla anlattı­ğına bakılırsa, antropolog o güne kadar 10.000 kişinin fo­toğraflarını tek tek çekmiş, sonra da negatifleri üst üste ko­yarak hepsini aynı anda, agrandizörde bir fotoğraf kâğıdına basmıştı. Çünkü adamın muradı, cümle âlemin en ortalama­sı olan “Mükemmel İnsan”ı bulmak idi. Bu insan da, Efendimiz’in aynısıydı. Antropolog bu insan türüne, ‘Homo Innosens’ adını vermişti. İşte bu insan türünün yeryüzünde bir tek örneği vardı.”

 

Zaten, Leonardo da Vinci’nin insan bedeninde “altın oran”ı gösteren çizimi de hatalıydı! Adam, İdris Amil’i görseymiş!

Galîz Kahraman romanı, o “mükemmel”(!) “İdris Âmil Efendimiz Hazretleri”nin, toplumda bir yer edinmek ve dahi kadın kız kısmının gönüllerini fethetmek için atıldığı zorlu yolları anlatır. “Âmil” adına her türlü uygun: Emeli olan anlamına da bir iş gören anlamına  da…Ön plan böyle görünüyor. Arka planda, Cumhuriyet yıllarının uygulamaları ve uygulamanın ürünleriyle dolu, her sayfasını gülümseyerek okuduğunuz bir toplum parodisi’ akmakta. Bir de bu iki dokuyu, uzun insanlık birikiminin mitolojide, bilimde ve sanatta iz bırakmış isim ve kavramlarıyla yüklü bir dille birbirine bağlayan İhsan Oktay Anar’ın özgün dili var.

Galîz Kahraman romanında, yazarın yarattığı kurmaca dünyadan çok o dünyayı nakleden anlatıcının dili ilgi çekici, en azından benim için. Dili kaldırdığınızda, elinizde kalacak olan entrika soslu vasat bir hikayeden ibarettir:

Bir adam, toplumda itibar göreceği ve kadınların kendini beğeneceği bir statüye sahip olmak ister; bunu da mümkünse en kestirme yollardan sağlamaya çalışır. Mesela önce kabadayılığı dener, tutmaz. Sonra öyle kaba saba bir adam olmaktansa incelikli bir şair olmayı hayal eder hatta bunun için bir kursa bile yazılır; bir türlü o ince ruha erişemez. Bari “artist” olayım ister, bir ajansa kayıt yaptırır; bir iş de çıkar ama ne iş! Yolu hırsızların dünyasına düşer, hırsız olmaya karar verir; ufak tefek icraatı olur ama hepsinde başı belaya girer. Zoraki bir evlilik yaşamak zorunda kalır, diğerinin kıyısından döner. Kucağında bir çocuk bulur, birden bire baba olur. Dayısıyla aynı kızı sevince, adamı devreden çıkaracak bir iş tezgahlar ve dayının köftecilik işine soyunur vs. vs. İdris Amil ve çevresindekiler için hedefe giden her yol mübahtır. Kendilerine özgü bir sistemin değerleri içinde var olur ve her şeyi o değerler cetvelinde ölçüp biçerek hükme bağlarlar.

Kurmacadaki tek güzellik, “ahu bakışlı, kiraz dudaklı” Mualla’dır. Tek “enayi” ise, Efgan Bakara… (İdris Amil bir anti-kahramandır ama onun dünyasının anti-kahramanı da kendisinden sıklıkla “enayi” diye söz edilen, kendisini bilim dünyasına vermiş ve Zürih Üniversitesinden davet almış olan Efgan Bakara’dır. Bu adam, başka bir romanın esas kişisi olabilir! Olur mu bilemem. Bildiğim, benim favorim oluşudur.:) )

galîz kahraman ve “galîz” kahramanın dili

Öyle bir anlatıcı ki mitolojinin, bilimin ve sanatın terimlerine de köşetaşı isimlerine de hakim bir zat olarak, isimler, eserler ve kavramlar üzerinden mevcut gelişmeleri ele alıyor, yargılıyor ve onlara bir değer biçiyor. Dalga geçiyor, gülümsetiyor ama yoruyor da… Çünkü her gönderme, kendi bağlamında suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar gibi başka anlamlara kapı açıyor. Bazen de bir cümle, kocaman bir eleştiriyi içinde barındırıyor. Abartılı bir dil aynı zamanda.

Dilin desteklediği ve mizahın bir boyutunu oluşturan yön de olayların aktarımıyla ilgilidir. Anlatıcı, görüntüyü büyüterek anlamsızlaştırıyor. Profesör bey, Efgan Bakara’yı kovmakla kalmaz mesela peşinden koşturarak uzaklaştırır. Dayı’nın psikolojik durumundaki gel gitler sırtında taşımak zorunda olduğu bir cihazla ayarlanabilir. İdris Amil’in oğlu Yaşar, destansı bir kahraman misali daha kundakta et yemeğe başlayan kıllı tüylü bir yaratıktır.

Mizahın benim sevdiğim diğer boyutu, gayet doğal bir şey söylermiş gibi dile gelen ayrıntılarda saklıdır. Türk Dil Kurumunun “öztürkçe” dönemi, “Lisan Müessesesi”  ile edebiyat muhabetlerinin koyultulduğu ortamlar “Kültür Kıraarhanesi” ile bir tür yaratıcı yazma çalışmalarının yapıldığı atölyeler “Ümmü Gülsüm Kıraathanesi” ile mizahın has malzemesi olur. İdris Amil’in kendini yetiştirme süreci, Cumhuriyet yıllarının entelektüel çabalarına eklemlenirken iyi hiç bir şey olmamış mıdır diye okurun zihninden geçiverir. Ümmü Gülsüm’de ders veren hocanın getirdiği konuklar, entelektüel panoramamızdır aslında. Yurt dışında okuyan ve varlık gösteremeyen zengin kızı Profesör Hanım, benzer eğitimden geçip alternatif düşüncelere kapalı, öfkeli Profesör Bey, bir adet Nurullah Ataçvarî münekkid, “toktoralı” şair vs.

Daha keskin bir eleştiri dili, kendini, neyin hırsızlık olduğu neyin olmadığı noktasında gösterir. Birkaç cümle her şeyi anlatmaya yeter. Hırsızlık var, hırsızlık var! Hırsızların reisi Muhtar’ın hırsızlık yorumu şöyle:

“Atalarımız nasıl ki tabiattan sebze meyve topluyorlarsa, hırsızlar da şehirden altın gümüş toplayan gözü gönlü tok insanlardı. Bunun yanında Muhtar, bir de mülkiyet nazariyesi ortaya atmıştı. Buna göre bir mağara adamı kırda bayırda dolaşırken elma ağacı gördü mü, cüssesine göre bir, yahut bilemedin iki elma koparması icap ederdi. Çünkü elmayı gördüğü ya da kopardığı esnada değil, ancak yiyip mideye indirdiği anda bu meyve onun malı olurdu. Amma namussuzluk edip de, fazladan bir elma kopararak onu muhtemel bir değiş tokuşta koz olsun diye koynuna sıkıştırdı mı, işte asıl hırsızlık bu olurdu. Jan-jank’ın verdiği misâlde olduğu gibi, sadece elma hususunda değil, adam kırda bir araziyi çitle çevirdikten sonra, ‘Nah burası benim!’ diye feryat ediyorsa, hırsızın âlâsıydı. Mâli-kül Mülk’e ait bu araziyi hele bir de satarsa, hırsızlık malı satmış olmaz mıydı? Zaten Muhtar, kopardığı o bir fazladan elmayı sözgelimi elli beş cevizle takas eden mağara adamı gibi şahısları hiç sevmezdi.”

İdris Amil’in bir şey yazmayı beceremeyip de başkalarına ait kitapları kendi adıyla yeniden bastırma hevesi de bu yorumun sahibi tarafından kursağında bırakılır. İdris Amil, yeni baskılı kitaplar önüne geldiğinde, kendi adı yerine o muhteşem “büyük edebiyatçı” payesini Muhtar’a kaptırdığını görür çünkü kitapların üstünde Muhtar Lüpen yazmaktadır!

İdris Amil’in aşık olduğu kızın babası bir müteahhittir. Harap bir mekanın çaktırmadan yakılması işi İdris Amil’e verildiğinde, arkasından bu mekanı ranta çevirmeyi bekleyen o müteahhit çıkmıştır.

“Otomobilde geri dönerlerken, Muhtar’ın adamının şaplat­tığı tokatlara rağmen Efendimiz, girdiği evin sahibinin bele­diyede tanıdığı olan bir inşaat müteahhidi olduğunu, tarihî hamamı yakmadığı takdirde kendisini polise teslim etmek­le tehdit ettiğini boş yere anlatmaya çalıştı. Dediğine bakı­lırsa, birçok meslektaşının aksine, onlar kadar dürüst olma­yan müteahhit, yanan hamamın arsasına iş hanı yapacak ve parayı vuracak, aynı zamanda memleketin iktisadî durumu­nu bu sayede az buçuk düzeltecekti. Gerçi müteahhidin ma­nevî tarafı güçlüydü. Çünkü Uhud’dan Ridaniye’ye kadar ya­pılan bütün dinî harpleri biliyordu. îllâ ve lâkin, ruhuna pek uygun olarak, askerî tarihi bilmesine rağmen galiba sanat ta­rihinden epey habersizdi. 400 senelik hamamı belki de bu yüzden gözden çıkarmış olmalıydı.”

Kitapta, en eğlenceli kısımlar, edebiyatın kendisi, yazanı ve okuyanı hakkında yapılan dokundurmalardır. Okuyanlar görür.

Her şeye rağmen ve her daim dimdik ayakta “mükemmel insan” İdris Amil’in mükemmel narasını da yabana atmamak lazım:

“Hüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjjjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!”

Ha bir de kitabın girişindeki alıntının yazarına dikkat! N.V.Google: “Robot olmadığını kanıtla.”

İlgili yazı:

Yedinci Gün (İhsan Oktay Anar)

*** İhsan Oktay Anar, Galîz Kahraman, İletişim, 2014