Hayatın Satır Aralarında Irmağın Sesini Duymak-2009/2

20 Mayıs 2009

“Ömrümün Akdeniz köşesinde”ki ikinci şehir: Mersin…

İlk gidişim turistikti; Ashab-ı Kehf, Kız Kalesi, Cennet ve Cehennem, Astım Mağarası vb. İkinci gidişim, bir sempozyum içindi, anneler gününe denk gelmişti. “Okulumda sadece sen yoktun, anne.” Ama sonrası güzel oldu: Konuk gittiğim fakültede çalışmaya başladım ve kızımla “Orası bizim masalımızdı.” dediğimiz yılları geçirdik.

Masal, bizim tam da Mersin’e denk gelen hayat evremizdi aslında; huzurlu, dingin zamanlardı: Büyüme ve çalışma telaşlarının bildik koşturmacası dışında, zaman çoğunlukla deniz kıyısında geçti. Akşam serinliği deniz kıyısında tembel yürüyüşlerle; öğleler, fakültenin bahçesinde, güzelim arkadaş muhabbetleriyle; geceler, kauçuk ağacının çıtır çıtır açılan yapraklarının sesinde aktı gitti. Hayatımın en güzel dostluklarına sahip olduğum tek yer… Bu biraz da yaşla bağlantılı galiba.

Arabanız varsa, yirmi dakika mesafede “yayla evi”nize ulaşabiliyorsunuz; benzer sürede deniz kıyısındaki “yazlık ev”inize gidebiliyorsunuz; üstelik bir “büyükşehir”de yaşıyorsunuz. Bu, büyük bir lüks… Biz, arabasızlardandık. Plaj Yolu’nda, ana caddelerinden biri şehrin hareketliliğine, diğeri sayfiye sakinliğine açılan merkezî bir yerde yaşadık ve sahiden yaşadık. Hilton’la fakülte arasındaki düzenlenmiş uzuuun kıyıyı kaç kez içim yıkanarak yürüdüğümü (bu, tek kişilik çünkü), Metro sinemasında kaç film izlediğimizi anımsamıyorum. Mado, Shogun, Yasemin Cafe takıntılarımızı da…  Ha bir de Joan Baez ve ille de “Halleluah!”…

Ben ilk gördüğümde de, sonra da deniz kıyısına yapılan, çok katlı, enine ve boyuna büyümüş devasa blokları, sözümona yazlıkları hiç sevmedim. Tece’de arkadaşım vardı ve evet, onun oturduğu blok gibi diğerleri de havuzuyla, düzenlenmiş bahçeleriyle soluk aldırıyordu ama, sadece oralarda oturanlara özgüydü bu. Başkalarının payına tek düşen, Batı’ya doğru yol alırken, solda denizi görmek için dev blokların bitmesini beklemekti…Eminim, şehir batıya doğru büyüdükçe daha da yol almaları gerekecektir.

17 Mayıs 2009

“Ömrümün Akdeniz köşesindeyim…”

Tabut.net’in üyelerinden Gökhan Yaman –yazmama izin verdi– sitedeki “Nereden?” sorusunu böyle yanıtlamış. Her okuduğumda, benim de ömrümün Akdeniz yıllarına gidesim geliyor.

İki Akdeniz kentinde toplam oniki yıl…Olgunluk anlamında büyüdüğüm, “winner” ve “loser” sözcüklerinin bendeki anlamlarını iyi öğrendiğim zamanlar:

Kariyer de yaparım, çocuk da” cümlesinin pek şiirli anlamına o zaman vakıf olmuştum. Yaşı küçük bir yönetici olarak, el üstünde tutulmanın, değer verilmenin ne güzel bir şey olduğunu da öğrenmiştim; artık olgun bir yönetici olduğumda, aynı nedenle bir dayatmayı nasıl kabullenemediğimi de…

İki kent de bende masalsı özellikleriyle kaldı.

Antakya

Antakya, tam bir masal kenti. Kudüs ve Roma ile birlikte dinler köprüsünün üçüncü ayağı. Küçük İstanbul… Kızdığım zamanlar, Tevfik Fikret’in kulağını çınlatırdım ve “Ne beklenir ki, hamuruna Bizans karışmış!” derdim ama unuttum gitti :) Bu kentte, en çok bahçeli evleri ve balkonlarda ya da bahçelerde akan yaşamı sevdim.

Worringer’in Soyutlama ve Özdeşleyim kitabında güzel bir saptama vardır: Yeryüzüyle barışık dünyevî toplumların mimarisinde ve yaşam tarzlarında, yeryüzü ögelerinin baskın olduğunu ve adeta taparcasına yeryüzüne bağlandıklarını anlatır. Tersi olanlarınsa, buradan kopmak ve ilahî olana yönelmek istediğini, mesela kuzey ülkelerinin göğe doğru uzayan ince uzun katedrallerinin bunu gösterdiğini örnekler. Beşir Ayvazoğlu da İslam Estetiği ve İnsan kitabının özellikle ilk bölümünü benzer bir bakış açısıyla yazmıştır. Kendisine söylediğimde, doğrulamıştı.

Antakya, yeryüzünü seven insanların kenti, hayatın “Dert etme, bu da geçer yahu!” modu :)

Derviş ruhlu Mehmet Tekin hocam; sizin aktardığınız çok güzel bir Antakya tanımı vardı, aklıma gelirse buraya ek yapacağım söz… Ama bakın, her ağladığımda çeliğe su verilmesi ve dövülerek güçlendirilmesine dönük anımsatmanızı unutmuyorum.

İkinci kent…Sana dair, sonraya…

Not:

Başlıktaki timsah hikayesini merak edenlere adres: Refik Halit Karay’ın güzelim sürgün anıları… İstanbul basını nasıl atlatılırmış/ aldatılırmış , kamuoyu nasıl asparagas haberle oyalanır ve tatlı tatlı intikam alınırmış vs. vs. ? :)

(Güncelleme) Başka bir hikâye ama Antakya tam ortasında… “Bir Suriye Hikâyesi…”

>> hayata dipnot