Hayatın Satır Aralarında Irmağın Sesini Duymak-2009/3

10 Eylül 2009

“Hep denedin hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil… “

Bu söz, Godot’yu Beklerken yazarına ait.  Samuel Beckett  söylemiş. Kaç yıl önce, bir öğrencimin getirdiği ve kaç yıl kendi panomda duran bir dergi armağanı (A’raf Edebiyat)… Güzel söz…

Bu akşama da fazlasıyla uydu. Gerçi tembel bir öğrenci gibi, yarına yetişmesi gereken bir çalışmaya hiç zaman ayıramadan akşam geçti gitti ama ilk kez ve inatla denediğim bir şeyin daha üstesinden gelince, Beckett’in çatık kaşlarına rağmen gülümsedim. Cesaret ve emek yoksa sonuç da yok… (ÖSS bebesi’nin duvarına mı iliştirilse…)

Hep denedin hep yenildin

29 Temmuz 2009

Savaş ve Barış’ı, o çoğu kişiyi hacmiyle bile ürküten kitabı büyük bir hevesle okumuştu; Suç ve Ceza’yı çoktan kenara koymuştu; bu yıl tamamlayacağı lisenin ilk sınıfındaydı ve bir okul çıkışı dedi ki:

Arkadaşlarım ne kadar kültürlü.. Bugün benim adını hiç duymadığım bir yazardan söz ettiler. Sen duymuş muydun, Agatha Christie’yi?

Biraz Agatha Christie’nin best-seller cinayet romanları üzerine bir sohbet yapmıştık… Sonra arkadaşlarıyla benzer okumalar yapmaya başladı ama klasikleri okumayı da hiç bırakmadı. Şimdi elinde 619 sayfalık çevirisiyle Gonçarov’un Oblomov’u var. Ortalıkta “ÖSS bebesiyim” diye dolaşırken, şimdi okunacak kitap mı bu? Evin öğretmeni benim ama işte “ÖSS bebesinin annesi sendromu” da böyle bir şey galiba.

Sayfalar akar, Oblomov yerinden kıpırdamaktan yorulur. O yüzden, tembellerin piridir. Boncuk da arada bir, “Aynı ben, aynı ben…” diye dolanıp durmuyor mu… :)

(Benim okumalarımsa bu ara yavaşladı. Geçen gün arayan zümre arkadaşıma dediğim gibi, ben temmuzda bol bol “kod” okudum. Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar bitmek üzere. Tolstoy bölümü ilginç… Bitince not düşerim, yani umarım yarının blog girdisi o olur… Şimdi bitirilmesi gereken “döngü” ödevini yapmam lazım.)

26 Haziran 2009

“Bir hayat ne zaman değiştirilmeli, söyleyeyim. Akamadığında.

Ece Temelkuran, 2004 yılına ait bir köşe yazısında, “İnsan, hayatını ne kadar değiştirebilir?” diye sorup her cümlesini sahiplenebileceğim kadar beğendiğim bir yanıt vermiş:

“Bir hayat ne zaman değiştirilmeli, söyleyeyim. Akamadığında. Bir akış hissi vardır, işler tam da iç sularınızla birlikte akıyorsa. O akış hissi bittiğinde demek ki uzaklaşmışsınızdır içinizdeki akıntıdan. Okyanusta, yunusların, kaplumbağaların, balinaların yolculuk etmesine yarayan dev akıntılar vardır. Deniz canlıları o akıntıyı bulup bırakırlar kendilerini. Eğer akıntıdan bir biçimde ayrıldıysanız yolunuzu kaybedersiniz ve hayat akmaz.”

Ben bunu yaptım. Bu konuda, “keşke”lerim hiç olmadı. İyi de gemi yaktım sayılır. Şimdilerde hayatımın aktığı ırmağı seviyorum ama yanan gemilerin dönmeyeceği kıyının birikimlerini de inatla koruyorum. Asıl ben, o kıyıda çünkü… Bağı da sadece okuyarak ve burada yazarak canlı tutabiliyorum. Bilgisayar ve kitaplar, geride kalan bir geçmişe, asıl içimde akan kendini ifade etme ve varolma biçimine beni bağlayan halkalar…

Hayat ırmağının akıntısına kendini bırakmayla ilgili güzel bir öykü de Mavi Tüy’ün girişinde var. Bir gemi yakma hikayesi için, şuraya almıştım.

>> hayata dipnot

2 Yorum: “Hayatın Satır Aralarında Irmağın Sesini Duymak-2009/3

Comments are closed.