Hiçbiryer’e Dönüş (Oya Baydar)

İtalya’da sadece bir akşam kitap okuma fırsatı buldum; ama gidiş ve dönüşte, havaalanında beklerken yahut uçakta bir romanı bitirmeyi başardım: Hiçbiryer’e Dönüş. Aklımda Dante’nin İlahi Komedya’sıyla bir yolculuk yapma düşüncesi vardı. Oya Baydar’ın yazdığı Hiçbiryer’e Dönüş’ün İtalya’nın 2011 Akdeniz Kültürü Ödülü’ne değer görüldüğünü bir kitap dergisinde okuyunca, tercihimi değiştirdim.

Kitap, Konstantin Kavafis’in ünlü dizeleriyle başlıyor:

Yeni bir ülke bulamazsın
Başka bir deniz bulamazsın
Bu şehir arkandan gelecek
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda
Başka bir şey umma

Hiçbiryer’e Dönüş, çok anlatıcılı bir roman. Olaylar, romanın baş kişilerinin ağzından ve dolayısıyla bakış açısından, yer yer de bağımsız bir üçüncü kişi dilinden aktarılıyor. Böylece, kronolojik olarak aktarılmasa da okur, parçaları bütünleştirerek bir genel resme ulaşıyor. Biçimsel olarak dış ve iç seslerin birbirinden kolayca ayrışmasını sağlayan “girinti”lerden yararlanılmış.

Romanın baş kişileri; 1980 öncesinin sol hareketi içinde etkin olarak rol almış, 1980 sonrasında, yurt dışında uzun yıllar sürgün hayatı sürdürmek zorunda kalmış, birbirine aşkla ve devrimle bağlıyken zaman içinde devrim gibi aşkları da hayata yenik düşmüş bir kadın ve bir erkek… Bir de gölge gibi satır aralarında varlığını hissettiren oğulları Eylül’ün dramatik hikayesi var.

Hiçbiryer'e Dönüş

Hiçbiryer’e Dönüş, adının çağrıştırdığı gibi hüzünlü bir hikaye anlatıyor. Özü ve özeti, kitapta sıklıkla geçen Berlin Duvarı’nın yıkılışının siyasal tarihte oluşturduğu  kırılma noktasında belirginleşiyor. Aşka ve devrime dair romantik hayaller, katı bir duvar gerçeğine çarpıyor ve artık hiçbir şey, eskisi gibi olmuyor; değerler, hayaller, aşklar…

“Duvarın çöküşü simgeydi. Olacaklaın habercisiydi. Büyü, duvarın yıkılışıyla birlikte bozuldu. Herkes bir ağızdan, ‘Kral çıplak!’ diye bağırmaya başladı. Orta yerde neye inanacağımızı bilmeden, zırhsız, korumasız, güçsüz, öylece kalıverdik.(…) Uzaktaki aydınlığın ve kurtuluşun simgesi kızıl yıldızları gökyüzünden indirip ayaklar atında çiğnediler.”

İstanbul başta olmak üzere, önce sürgünle, sonra kaybolan hayatın izini sürmek üzere dolaşılan bir dolu şehir, ülke… Şehirler, kendilerine kimliklerini veren doğal ve demografik yapılarıyla ve hepsi kendilerine özgü masalsı dokularıyla anlatılmış. Aynı kalan tek gerçekse, asla dindirilemeyen derin boşluk…

“Sürgün yıllarında bir gece, dolunayın gökte buz gibi parladığı karlı bir kış gecesi, ayışığında bembeyaz parıldayan bir kuzey yolunda giderken, ‘ütopya’nın anlamının güzel yer mi, hiçbir yer mi olduğunu sormuştun bana.”

Roman, tüm yaşananlarla bir yüzleşme de aynı zamanda… Artık, hiçbir yere dönülmediğini, her yaşananın bir ve biricik olduğunu –yoksa aynı nehirde iki kez yıkanılmadığı mı?- kavrayan ve yollara düşmeyi bırakıp “dingin” bir sessizliğin içinde geçmişi hüzünle hatırlayan uzun sarı saçlı kadının anlattıkları böyle…

*** Oya Baydar, Hiçbiryer’e Dönüş, Can Yay., 2009