Inception ve Venüs’ün Son Gecesi

“Laterna usul usul çalıyordu geride bir yerden. Hayat onu nasıl algıladığın ve nasıl yaşadığındı. Başka hiçbir şey değildi. Bunu anlamıştım.” (Venüs’ün Son Gecesi)

Inception (Başlangıç) filmini izledik bu akşam…İlginç, izlenesi bir konusu var. Hakkında bilgiler için şuraya ve şuraya (filmi merak ettiren yanıyla) bakılabilir.

Yıllar önce izlediğim The Cell (Hücre) filmini de yer yer çağrıştıran Inception, rüyalara girme, rüyaları tasarlama ve bu yolla bilinçaltı üzerinden bilince bir fikir/tohum ekme, gerçeklik algısı gibi ilginç bir konu etrafında gelişiyor. Konusu ilginç olmasaydı sıkılabilirdim; çünkü silahların konuştuğu, arabaların havalarda uçtuğu, müziğin tonunun hiç düşmediği tipik bir aksiyon filmi de aynı zamanda…

leonardo-dicaprio-ellen-page-inception

Ben, film arasına gelindiğinde Nazlı Eray’ın Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi romanının son bölümünü düşündüm ciddi biçimde..

Romandaki “gerçek”le “rüya”nın iç içe girmişliği, bir noktadan sonra sınırların kontrolünün zorlaşması bir yana; son bölümündeki şu ifadeler, filmi izleyenlere/izleyeceklere de tanıdık gelebilecektir. Senaryo ya da romanın önceliği midir, ayrı coğrafyalarda aynı düşü kurabilmeye örnek midir, bilemeyeceğim. İlgimi çektiği için notlarım arasına ekleyeceğim sadece:

“Nedir bu oda?” diye sordum Clemmons’a. “Sizce nedir burası? Niçin birdenbire kendisini kapattı böyle?”
Bence bir anı cepçiği bu oda” dedi Clemmons. “Bir hatıra. Bir görüntünün beyinde canlanması. Dediğim gibi, bir cepçik.”
“Peki, bizi buraya çeken ne oldu?” diye sordum.
“Bana sabaha karşı gelen o telefon” dedi Clemmons. “Sonra sizlerin sürekli televizyonda Marilyn Monroe ile ilgili programlar izlemeniz. Bence bütün bunlar birleşip, bu anı cepçiğini meydana getirdi ve şimdi biz onun içinde tutsağız” dedi Clemmons.
“196O’lı yıllarda mıyız gerçekten?”
“Bence öyle.”
(…)
“Öyle olması gerek” dedim. “Marilyn öldüğü zaman onların hepsi yaşıyordu.”
“Doğru” dedi Clemmons. “Şu yaşadıklarımız amma tuhaf şeyler. Dışarıda yaşayanların bize ne faydası var ki!” diye söylendi. “Bu odanın içine hapsolduk ve çıkamıyoruz.”
“Birisi düşünse bu odayı, kurtulabiliriz belki.”
“Nasıl olacak o?”
(…)

“Birisi bu odayı tüm ayrıntılarıyla, şöyle bir beyninden geçirirse bu anı cepçiği patlar. Kurtulabiliriz o zaman.”
Clemmons’un söylediğini anlamıştım.
“Kim düşünebilirdi ki bu odayı, bu haliyle?” diye sordum.
“Belli olmaz ki” dedi Clemmons.
“Herkes düşünebilir. Ne bileyim ben, Robert Kennedy düşünebilir.”
“Robert Kennedy mi?”
“Evet” dedi Clemmons. “O, odayı bu haliyle görmüş olmalı. O gün, akşamüstü buradaydı bence. Gece de burada olmuş olabilir. Bir düşünse kurtuluruz.”
(…)
Ayağa kalkıp, odada bir aşağı bir yukarı volta atmaya başladım.
“Biliyor musunuz” dedim. “Biz burada ölebiliriz.”
Meryem bir çığlık attı.
“Niçin?”
“Niçini var mi? Burası insan belleğinin bir köşesinde unutulmuş bir hapishane. Kimsenin uğramadığı bir dünya. Bir eski zaman. Bir yalnızlık. Kapanan bu kapının anahtarı çoktan yok olmuştur. Aradan 47 yıl geçmiş. Geçmişin içinde, bilinmeyen bir yerdeyiz. Kurtuluş umutlarım yavaş yavaş kayboluyor” dedim.

*** Nazlı Eray, Venüs’ün Son Gecesi, Doğan Kitap, 2010