Kırlangıç Çığlığı (Ahmet Ümit)… Duyulsun İstenen…

Büyüklerin dünyasından bir el, bir çocuk bedenine ne düzeyde zarar verebilir? Örselenmiş bedenlere ait ruhlar, bu acılarla kaç kat örselenir? Ölüm… Yıkım… Utanç… Kendi infaz kurallarını işletme… Kırlangıç Çığlığı (Ahmet Ümit), yurtlarda büyüyen anne-baba şefkatinden yoksun ve yalnız çocuklar ile Suriyeli mülteci çocuklar üzerinden iki önemli bedensel zarar verişin ruhlarda açtığı onulmaz yaralara eğiliyor: Yurtlardaki çocuklara yönelik tacizler ile çocuklarını organ mafyasına peşkeş çeken parasız ve çaresiz Suriyeli ailelerin dramı…

kırlangıç çığlığı ne anlatır?

Kırlangıçların çığlığı, uzun göç yolunda yüzlerce yol arkadaşını kaybeden kırlangıçların yası olarak karşılık bulmuş romanda. Evgenia, zaman zaman evinde ağırladığı mülteci ailenin büyüğü Medeni’den öğrendiği biçimiyle sevgilisi Başkomiser Nevzat’a bu çığlıkların anlamını anlatır:

“’Şarkı söylemiyor!ar Nevzat.’ Gözleri uçan o güzelim kuşlara takılmıştı, ‘Ölen arkadaşlarının yasını tutuyorlar.’ Başını indirdi, kederle gözlerimde durdu. ‘Sevinç çığlıkları değil bunlar, acı dolu haykırışlar, Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla  tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar acıyla, öfkeyle böyle çığlıklar atarlarmış.’”

Medeni de kendisi dahil Suriyeli mültecilerin durumunu kırlangıçların bu durumuna benzetir ama bir farkla:

“Biz de göç sırasında yakınlarımızı kaybettik, ama şu kuşlar kadar bile olamıyoruz. İnsanları rahatsız etmemek için yasımızı bile tutamıyoruz.”

Kırlangıç Çığlığı

çığlıklar karşısında adalet…

Kırlangıç Çığlığı; Başkomser Nevzat, yardımcısı komiser Ali ve Ali’nin sözlüsü kriminolog Zeynep’in bir seri katili ortaya çıkarma macerasına dayalı bir polisiye roman… Eylemliliği ve konuşmaların baskınlığından belki, televizyon dizisi izliyormuşum gibi okudum, diyebilirim. Hatta Ali ve Zeynep karakterleri arasındaki tatlı, takışmalı üslup, geçtiğimiz yaz keyifle izlediğim bir polisiye diziyi, Çember’i hatırlattı bana.

Ahmet Ümit’in ünlü karakteri Başkomiser Nevzat’la ilk karşılaşmam… Bir yanıyla babacan, soğukkanlı, işinin gereklerinde yaşayan; bir yanıyla, eşi ve çocuğunun hüznünü içinde taşıyan, Evgenia ile hayata yeniden gülümseyen biri…

“Başkomser Nevzat”, olay yerine gittiğinde, yıllar önce kendi küçük kızını taciz etmiş bir adamın cesediyle karşılaşır ve çok şaşırır. Şaşırtıcı olan sadece çocuk tacizcisinin tanıdık olması değildir; olayın gerçekleşme biçimi de tanıdıktır. Birkaç yıl önce, bir cinayet dizisini çözmeye çalışan bir başka komserin taktığı adla, “Körebe” olarak bilinen ve geride yakalanmasına yarayacak hiçbir iz bırakmadan 12 çocuk tacizcisini öldüren bir adamın olay yerine bıraktıklarıyla, bir tür kendisinin imzası yerine geçebilecek küçük ayrıntılara kadar benzerlik gösteren bu cinayet, olay yerindeki herkeste aynı soruyu uyandırır: Yeniden mi? Körebe mi?

Polisiyelerin okura yaşattığı olmazsa olmaz “Buldum, katil kesin şudur!” yollu zihin egzersizleri elbette bu romanda da var. Ölümler “seri”ye bağlanınca, önünüze çıkan kişi sayısı dolayısıyla olasılık hesapları da epeyce artmakta… Ahmet Ümit, her kişinin hikâyesinde, çocuklara uzanan çirkin beyinler veya bu duruma maruz kalanlar üzerinden, sorunun farklı boyutlarına projeksiyon tutuyor.

Bu arada… Romanda cinayetleri araştıran cevval bir gazeteci de sizi karşılıyor: Adı Buket, Vatan gazetesi muhabiri. Tesadüf değilse, aklıma bu yıl vefat eden Vatan Gazetesi Kitap ekinin Genel Yayın Müdürü Buket Aşçı geldi. Ona bir tür saygı duruşu, geleceğe bir dost imzası, minik bir dokunuş gibi… Böyle ise, ne incelik… (Ek: Atlamışım. ön sayfadaki ithaflardan biri zaten ona imiş)

“Acar gazeteci, edebiyat emekçisi, sevgili arkadaşım Buket Aşçı Gürel’in aziz hatırasına…”

çığlıklardan nasibini alan zamanın ruhu…

Kırlangıç Çığlığı’nı olayların tüm çıplaklığıyla önünüze serildiği ve merakı diri tutan ritminin hiç düşmediği heyecanlı bir aksiyon tadında okudum. Elveda Güzel Vatanım ile Bab-ı Esrar romanlarını daha çok sevmiştim, muhtemelen, olaylardan çok onların satır aralarını anlamaya çalışan metinler, daha çok çektiğinden… Gerçi, bazen birkaç cümle de zamanın ruhunu özetlemeye fazlasıyla yeter ve ek açıklamalar lüzumsuz bile kalabilir!

Kapaktaki ifadeye katılmamak ne mümkün:

‘Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?’

Prolog misâli ilk sayfada yer alan şiirsel metnin her şeyi özetleyen cümlesi:

“Ve anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.”

Son yıllarda, hemen hepimizin içine düştüğü hâlet-i ruhiye:

“Yine buruk bir mutluluk duygusu, yine derinlerde uyanan o mahcubiyet. Evet mahcubiyet, neden derseniz bilmiyorum. Belki de yeryüzünde bu kadar acı varken, kendini mutlu hissetmenin verdiği suçluluk duygusu.”

EK:

1-Kitabı ve buradaki notları dün gece, yani çok taze bitirmiştim ki bu sabah, Ayşe Arman’ın bugün yayınlanan ve tam da bu kitaptaki travmanın büyük bölümünü içeren röportajını gördüm. Maalesef son zamanlarda haber olarak çokça okuduğumuz sapıklıklardan biri daha… Bir erkek Türkçe öğretmeninin erkek çocuklara yönelik cinsel istismarları… Kırlangıç Çığlığı’nda da süreci başlatanların başını bir erkek edebiyat öğretmeni çeker. Onun ilgi alanı da aynıdır!

2-Ahmet Ümit’le Ayşe Arman’ın kitap üzerine röportajı da şurada (11 Mart)

Kırlangıç Çığlığı

Ayşe Arman’ın gözündeki kırmızı bağ da Körebe’nin öldürme ritüelinin olmazsa olmaz ayrıntılarından…

*** Ahmet Ümit, Kırlangıç Çığlığı, Everest Yay. Mart 2018

Soru... Katkı...