Kitabı Eldivenle Okumak!!!

Habertürk gazetesi reklamlarından biri, gazete basımlarının kalitesine gönderme yaparak, eldivensiz(!) okunamayan gazetelere karşılık, Habertürk’ün eli boyamayan yüksek bir baskı kalitesine sahip olduğunun altını çizer.

Bu reklama her denk geldiğimde aklıma gelen eser, Elias Canetti’nin Körleşme’si oluyor (1935; yazarı, 1981’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.) … Kitapta, baş kahraman Prof.Kien’i etkilemeye çalışan bir hatun (Therese Krumbholz), kitaplara ne denli değer verdiğini göstermek için, çok titiz, çok “steril” ve dolayısıyla çok abartılı bir tavrı yansıtır durur. Şu satırlarda olduğu gibi:

“Bir gün Therese mutfakta olduğu bir sırada Kien ansızın içeri giriverdi. Kuşku içini kemiriyor, bu yüzden öğrenmek istiyordu. Kadının foyasını bir kez ortaya çıkardı mı, hemen kapı dışarı edecekti. Herhalde içerden sesini duyuramadığını söyleyip, bir bardak su istedi. Kadın onun isteğini hemen yerine getirmek üzere seğirtirken Kien, içeri girdiğinde Therese’yi başında bulduğu masaya çabucak bir göz attı. Verdiği kitap, küçük ve işlemeli bir kadife yastığın üstündeydi. Yirminci sayfası açıktı. Hızlı okunduğu söylenemezdi. Therese bir tabağa koyduğu su bardağını ona uzattı. Bu sırada Kien karşısındakinin, eline beyaz yumuşak deriden eldivenler giymiş olduğunu gördü. Bu sahne karşısında parmaklarını bardağa bastırmayı unuttu, bardak yere düştü, arkasından tabak da onu izledi. Kien, çıkan gürültüyü hoşnutlukla karşıladı. Beş yaşından bu yana, otuzbeş yıldır kitap okurdu. Ama okurken eldiven giymeyi bir kez olsun aklına getirmiş değildi. Sonunda utangaçlığı, kendi kendisine bile gülünç gelmeye başladı.

Toparlanarak hiçbir şey olmamışçasına:
—  Galiba fazla ilerleyemediniz henüz, dedi.
—  Her sayfayı oniki kez okuyorum. Başka türlü bir yararı olmuyor ki!
—  Hoşunuza gidiyor mu? Kien soru sormak için kendini zorluyordu;  çünkü konuşmasa o da su gibi yere dökülüp kalıverecekti.
—  Kitap her zaman güzeldir; yeter ki okuyan anlayabilsin.Sayfalarında yağ lekeleri vardı. Her yolu denedim, ama bir türlü çıkartamadım. Ne yapmalı acaba?
—  O lekeler eskiden beri vardı.
—  Olsun, yazık yine de. Böyle bir kitabın ne büyük bir değer taşıdığını düşünebiliyor musunuz?

‘Kaç para ettiğini’ demiyor, ‘ne büyük bir değer taşıdığını’ diyordu. Kitabın fiyatını değil, fakat içerdiklerinin değerini söylüyordu. Oysa Kien ona hep kitaplığının bir yatırım olarak taşıdığı değerden söz etmişti şimdiye dek. Bu kadın onu nedenli aşağı görse yeriydi. Gerçekten çok yüksek bîr ruha sahipti Therese. Geceler boyu lekelerin başında oturuyor, uyuyacak-yerde onları çıkarmak için çaba harcıyordu. Kien, salt nefretinden ötürü ona en kullanılmış, pis ve berbat kitabını vermişti; buna karşılık Therese bu kitabı sevgiyle korumaktaydı. Acımak nedir bilen bir insandı; insanlara karşı değildi acıma duygusu. Büyük bir hüner değildi çünkü insanlara karşı acımalı olmak. Therese kitaplara acımasını biliyordu. Zayıfları ve ezilenleri, bağrına basıyordu. Tanrının toprağındaki terkedilmiş, yitik son varlıklara kapısını açıyordu.     

Kien, bu kutsal kadına başka bir söz şüyleyezüeden, büyüfe bir coşkuyla mutfaktan çıktı. Onun dışarda, koridorda bir şeyler mırıldandığını duyan Therese ise, başardığını anladı.

Üniversite öğrencisiyken Ahmet Cemal’in çevirisiyle okuduğum bu kitap da tekrar dönmek istediklerim arasında… Okuduğumda, hastalık derecesinde kitaplara ve kitaplarına düşkün bir adamın “körleşme”sinden çok etkilenmiştim. Şimdi önsözü okuduğumda James Joyce’un Ulysses’i ile de karşılaştırıldığını gördüm.