Lirik Anlatım Özellikleri ve Örneği

Lirik anlatım, yaşantıların duygu düzeyinde ifadesine dayanır. Anlatım dili de, bilgi vermenin, tartışmaya açmanın, işin mizahını yapmanın, yönerge vermenin vb. farklı eylemlerin dilinden farklı olarak, duygusal tepkilerdeki iniş çıkışları, heyecanları, tereddütleri vb. yansıtacak şekilde kurulur.

lirik anlatım

Antik Yunanistan’da Lir’in tanrı Hermes’in bulduğu ve kardeşi tanrı Apollon’a hediye ettiğine inanılırdı. Lir, Hellenistik Dönem’de ozanların ve düşünürlerin sembolüydü bu nedenle de sonradan lirik düşüncenin çıkış kaynağı olmuştur.

anlatımda duygusallığı, dolayısıyla lirizmi ortaya çıkaran dil kullanımları:

  • Öznellik, kişisel ifadeler (“ben”, “biz” kullanımları, kişisel duygulanımları ve tepkileri açığa çıkarır)
  • İmge kullanımı, söz sanatları.. (kişisel algılayış ile dilin çağrışıma dayalı anlam derinliği birleşir)
  • Sözcük yinelemeleri (sözün vuruculuğunu, dolayısıyla etkisini artırır)

“Taşta kan vardı, yedi bıçak, yedi yara açmıştı. Yedi kızıl fıskiye. Yedi kez sarsılmıştı adam, yedi kez sarsılmıştı bıçağı saplayan yedi kişi.”

  • Soru ve ünlemlere yer verme (soru ile bilinmezlik veya ikilemde kalışlar, ünlemle duygusal tepkiler ortaya çıkar)
  • Devrik cümle kullanımı (didaktik, gramatik dil kullanımının dışına çıkarır)

“Canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki kanın içinde…”

  • Eksiltili cümleler (okur zihnine havale edilen yarım bırakılmış durum, duygu tespitleri)

“Uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler, toprak kokulu bahçe…”

lirik anlatım örneği:

Lirik anlatım, şiir dışında, düzyazıda da (özellikle mensur şiir ve benzeri metinlerde) kullanılır Yukarıdaki örnek cümlelerin yer aldığı metin, Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar romanının girişidir (Şems-i Tebrîzî’nin öldürülüşünü anlatan sahne).

“Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya…

Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarım içeriden çıkana.

Taşta kan vardı, insanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükunet. Bir bebek ağlıyordu uzaklarda bir yerlerde, bir bebek kıpırdanıyordu evlerden birinde. Genç bir kız uyuyordu uzaklarda, genç bir kızın bedeni ağır ağır çürüyordu toprağın altında. Yedi kişiden en genç olanı saplarken bıçağı adama, kıpırdandı mezarda çürümekte olan genç kızın körpe bedeni. Bir gülümseme yayıldı ölümün bile Örseleyemediği yüzüne. Yedi kişiden en genç olanı, saplarken bıçağı, bir oh çıktı genç kızın boğazında düğümlenip kalmış son nefesinden.

Taşta kan vardı, yedi bıçak, yedi yara açmıştı. Yedi kızıl fıskiye. Yedi kez sarsılmıştı adam, yedi kez sarsılmıştı bıçağı saplayan yedi kişi. Ama yerin altındaki kızın körpe bedeni kıpırdamıyordu artık. Genç kızın bedeni gibi yerin üstü de sessizdi şimdi. Sanki dünyanın son vaktiymişcesine canlı cansız ne kadar mahlukat varsa susmuş, kıpırtısız kalmıştı. Taştaki kan kıpırtısızdı. Taştaki kanın içinde sönmekte olan dolunay kıpırtısızdı. Uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler, toprak kokulu bahçe… Canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki karan içinde…”(Ahmet Ümit, Bâb-ı Esrar)