Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi (Nazlı Eray)

“Cursum Perficio…”

Tam bir “yaz kitabı”… Tipik bir Nazlı Eray romanı… Düşsel anlatım türü için sınıfta rahatlıkla örnekleyebileceğim metinler arasına adını ekledim.

Nazlı Eray bir “talkshow”da son kitabı Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi (2010) hakkında konuşuyordu. Dikkat çekilen, dolayısıyla dikkatimi çeken  ayrıntılardan biri, Marilyn Monroe’nun oturduğu evin girişinde, eşikte yazılı “Cursum Perficio” sözü olur. “Yolumu tamamladım.” anlamına gelen bu sözü, Nazlı Eray, bir tür yazgının işareti gibi görür ama programın konukları onun kadar anlam yüklemez. İfadeyi ilk duyduğumda ben de Eray kadar ürkütücü bulmadım. O:

monroe_Marilyn_1952_565x324

Düşünün, eşiğinde ‘cursum perficio’ yazan bir eve taşınır mıydınız?”

dedi ya da buna benzer bir tümce kurdu. Kişisel algım o an, yolunu tamamlamışlıkla “olgunluk-kemâle erme” sürecini eşleştirdi. Sonra da düşüncem değişmedi. Kitapta yüklenen anlamsa baştan sona, kaçınılmaz yazgının son basamağına adım atmışlık biçiminde…

Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi, Marilyn Monroe’nun 1962’deki kuşkulu ölümünü 2009’un sonlarında Ankara’ya taşıyarak ilginç fantastik bir kurguyla irdeleyen bir roman… Romanlarda alışık olmadığımız biçimde, tümü yabancı yayınlardan oluşan bir kaynakça da kitabın sonunda yer alıyor.

Kitap, bir Marilyn Monroe biyografisi değil… Bir polisiye… Marilyn Monroe’nun biri devlet başkanı, diğeri onun kardeşi ve dönemin adalet bakanı iki ünlü Kennedy erkeğiyle (John ve Robert K.) ilişkisinin, onlar tarafından terk edilişinin, yalnızlığının, uyku haplarına mahkûm oluşunun, psikolojik destek alışının, Kennedy ailesi lehine ya da aleyhine bir tehdit olarak algılanışının ve olası öldürülüşünün hikâyesi…

Öyle uzun uzadıya betimlemeler, çözümlemeler içermiyor… Okur, yoğun bir konuşma akışı içinde, kişilerin birbirlerine aktardıkları bilgiler arasında bir bütüne ulaşıyor. Üstelik tam da günümüzün koşuşturmacasına uygun bir yapısı var kitabın: Neredeyse her bilgi, defalarca yineleniyor. Taksi şoförü, her sabah 10.00’da evinden aldığı anlatıcıya, her sabah aynı soruyu soruyor ve aynı yanıtı alıyor mesela. Yolcu nereye gidiyor? Tabii ki, İvedik Caddesi 7 numaraya… Monroe’ya ait her ayrıntı da konuşmacıların farklılığına göre tekrar tekrar önümüze geliyor. Ayrıntıları unutma gibi bir risk yok:)

1962 ile 2009 arasındaki zaman köprüsünde televizyonun önemli bir payı var. (Edebiyat sosyolojisiyle ilgilenenler, televizyonun genel yapısı ve kitleler üzerindeki etkisi için, bu romanı da malzeme olarak kullanabilirler rahatlıkla.) Bir haftalık bir zaman diliminde akan olaylarda özellikle üç televizyon programı öne çıkıyor: Gecenin bir yarısında, şuh kahkahalarıyla konuklarına ilginç sorular yönelten “bayan kahkaha” (Saba Tümer’in romandaki yansımasından  başkası değil elbette, adı geçmese de) ile aynı gecenin aynı yarısında, konuklarını zaman zaman yerinden zıplatan “gece kuşu” (E, o da Okan Bayülgen’in roman yansıması olmalıdır.) öyle konuklar ağırlar ki, anlatıcı rüya ile gerçek arasında sıkışmış algı dünyasında şaşkınlıkla onları izlemekten kendini alıkoyamaz: Marily Monroe, hizmetindeki Murray, otopsisini yapan doktor, olay yerine ilk gelen polis…. Bir de cinayeti aydınlatmaya azmettmiş “sabah programı” (Aklıma Müge Anlı’dan başkası gelmedi!.)

2009’un roman kişileri de sıradışıdır: Geçmişini silen adam, Kennedy Caddesi’ndeki bir taksi durağında çalıştığı için Kennedy ailesini merak ederek bulduğu her bilgiyi okutyan taksici, kendini “klon” zanneden profesör, Monroe’nun adeta ikizi Meryem, Meryem’in yanındaki Huriye…

Polisiye özelliği olan bir roman için daha fazlasını yazmak yazara da okurlara da haksızlık olacaktır deyip keseyim…

*** Nazlı Eray, Venüs’ün Son Gecesi, Doğan Kitap, 2010