Müptezeller (Emrah Serbes)

Kendisini önce “müptela”, sonrasında “müptezel” olarak nitelendiren genç bir adamın, hayatın en dip, en ürkülesi, en yok edici bataklarında çırpınışı ve bu çırpınışta elinden tutan diğer “müptezel”lerle birlikte daha da derinlere gömülüşü… Okuyacakları düşünüp en genel haliyle, ayrıntı vermeden böyle özetleyebilirim, Emrah Serbes’in Müptezeller romanını.

Genç adamın dili, anlattığı ortamların diline paralel netlikte ve sertlikte, vurucu bir dil… Küfrü ve dolaysız anlatımı her türlü tepkinin dışavurumu… Buna karşılık, aynı dilin yanı başında şiirli bir dille de karşılaşmak, o sert ve öğüten dünyanın acıttığı her şeyin üzerinden geçen yumuşak bir esinti gibi güzel geliyor okura. En azından bana öyle geldi hep. Şiirli dil aynı zamanda hüzünlüyde de.

“Bu dünyada istediğimiz bir parça mutluluktu oysa, çok şey değildi, karşılığı bu kadar ağır olmamalıydı. Hayatımızın müziğini susturmuşlardı, hayatımızın şiirini karalamışlardı.”

“Artık oradan bir santim bile kıpırdayamayacağını anlarsın. Senin için neşe yoktur artık, sevinç yoktur, gökyüzü, aşk ve dans yoktur, kuşlar yalandır ve keyfin kaçar.”

Küfürlü dili örneklemesem…

Müptezeller

Bu ikili dil şaşırtıcı değil. Genç adam/anlatıcı, okumayı ve yazmayı seviyor. Bu yanıyla var olmak istediği dünya ile var olduğu şehrin arka sokaklarındaki hayatın dili ve nesneleri çok farklı. Sonradan çok üzüleceği bir ayrıntının “kalem”le gelmesi de sürpriz!!!

Daha dün, anneciğime “katharsis/arınma”yı anlatıyordum. Realitenin yoran ve ekranlarda sunuluşu bile şova dönüşen 3.sayfa haberlerine yahut daha korkuncu, canlı yayın savaş görüntülerine maruz kalmaktan yorgun düşen, boğulan ruhlarımız için iyileştirici bir şeyler olmadığında nasıl tükendiğimizi konuşuyorduk. Tiyatroda bunun bir karşılığı olduğunu, oyunlarda da benzer şekilde, bir sorunun önümüze serildiğini ama gerçek hayattan farklı olarak, o oyundan o sorunla karşı karşıya bırakılarak ayrılmadığımızı, oyun süresince adım adım bir çözüme yahut sona ulaştırıldığımızı anlatmaya çalışmıştım. Evet bir sorunla yüz yüze getiriliyoruz ama yüzleştiriliyoruz da yüzleştikçe arınıyoruz. Keşke hayat da bunu sağlayabilse!

Bakır’ın hayatında arınma ihtiyacını karşılayan temel dürtü edebiyat ve bağlı olarak yazı. Her dibe vurduğunda, daha doğrusu diplerde debelendiğinde, yazarak, kendini anlatarak yüze çıkmak, arınmak isteyen genç bir adamın hikayesi… Ama dip, mayasında alkol ve uyuşturucu olan öylesine bir batak ki…

Müptezeller

Kitap kapağındaki koi balıkları… “Koi, akıntının tersine doğru yüzmesiyle bilinen bir tatlı su balığıdır. Akıntıya karşı yüzdüğü halde son derece zarif olan koi, Uzak Doğulular için hayatta başarıyı ve azmi simgeler.” (Vikipedi)

“Gözümün açık olduğu her anda yazmaya çalışıyordum, önce gece ve gündüz birbirine kanştı, sonra da günler, yazdıkça arındığımı hissediyordum, kendimden geçiyordum yazdıkça, odanın içinde dolaşıyor, yüksek sesle konuşup kahkahalar atıyor, küfrediyor, bazen yerimde zıplıyor, bazen bağdaş kuruyor, bazen ağlıyordum. İçimdeki bütün çatışmaların çözüldüğünü hissediyordum yazdıkça, bunu hissetmeye ihtiyacım da vardı zaten.”

Romanın/anlatıcının/roman kişilerinin anlatım dilinde belirgin bir ayrıntı daha var: Sanki söylememiş gibi, öylesine laf ağızdan çıkmış gibi, öylesine söylenivermiş gibi ağızdan dökülen bazı cümleler, toplumsal, siyasal yahut insani duruşlara dair vurup geçen eleştirileri, amiyane tabirle laf sokmalarını içeriyor:

“Sorun o değil İsmail. Adam belki bizi sevmiyor, adam belki büyük bir hayvansever, insanlara iyi davranmak zorunda hissetmiyor kendini.”

“Şimdi ne yapayım, nereye gideyim, bu Ankara’da kime ne anlatayım, herkes her şeyi biliyor. Aştı beni bu her şeyi okumuş kalabalık, bir anda en cahil ben kaldım.”

gibi… Ankara demişken, Antalya ve İstanbul demişken… şehirlerin renkleri de sinmiş satır aralarına. Eklemekte yarar var.

Hayvansever de demişken, anlatıcının ifadesiyle “Ama hikayemiz bu değil.” se de romanın önemli anlam katmanlarından birinin hayvanlar üzerinden kurgulandığı da bir gerçek. Mesela akvaryumdaki koi balıkları…

“Koi. Akıntıya karşı yüzerler. Bizim gibi…”

EK (24 Ekim 2016):

Emrah Serbes’in kendi yazarlık serüveni ve Müptezeller’in otobiyografik ayrıntıları üzerine Hürriyet’te yayınlanan söyleşisi şurada okunabilir.

***Emrah Serbes, Müptezeller, İletişim, 2016