Piraye (Canan Tan)

Piraye’yi okumaya başladığımda aklıma düşen başlık, “Nazım Hikmet’le Ahmet Arif’in İzinde… Piraye” idi. İz ilk bölümde kalınca, başlığı unuttum.

Üniversite öğrencisi genç Piraye’nin kendine yakıştırdığı, özgürlükçü, devrimci kimlik romanda hemen hiç yok. İlk bölümde, bu çizgide adı Arif olan bir gençle duygusal yakınlığı olur; Nazım Hikmet ve Ahmet Arif şiirleriyle duygularını birbirlerine açarlar. Kendi deyişleriyle “şiirleşirler”. Bu iletişim biçimi, erkek kıskançlığına çarpınca çok da uzun sürmez. Aralarındaki şu diyalog çok şey söyler:

piraye

“Ne oldu bize? diyor sitemle. “Aramızdaki şiirselliğin git gide yok olduğunu görebiliyor musun?
“Demek ki farkındasın… Bu iyi işte!”
“Paylaşımlarımızdan kaçıyorsun artık. En son ne zaman şiirleştik seninle?”
“Şiirleşmek gibi, söyleşmek, fıkralaşmak, gülüşmek de var yaşamın içinde, biliyor musun?”

Geriye, babasının Nazım sevgisini yansıtan bir ad olarak verilmiş Piraye kalır. Dolayısıyla tüm romanda devrimcilik çok iğreti duruyor; derinlik taşımıyor ve neden yer aldığı hiç anlaşılamıyor.

Hayatına çıkmamacasına giren, duygularını, düşüncelerini allak bullak eden, çok düşkün olduğu özgürlüğünü parça parça elinden alan, gelgitler yaşatan sevgiliyle ise şiirleşmek hiç olmaz. Buradan sonra, biraz Asmalı Konak, biraz Sıla dizisi tadında, büyük ve aşılmaz kuralları olan aileye gelin gitmiş şehirli kızın, bireyselliğini koruma çabaları üstüne kurulu bir olay zinciri başlar.

“Bir insan yanlışı göre göre nasıl hata yapar?” sorusunun yanıtı romanda güzel verilmiş. Özellikle hayatının kontrolünü her daim elinde tutabileceğini zanneden bir kişi, çoğu kez o güce inanarak, bir sonraki adımı atmakta çekince görmeyebiliyor. Her adımın gerilettiğini bildiği halde, bir hamlede her şeyi düzeltebileceğini, başa dönebileceğini düşünüyor… Oysa atılan her çentik, derin ve yaralayan bir iz olarak kaldığı için, başa dönülse bile hiçbir şey sıfırlanmıyor. Hayat formatlanmıyor ne yazık ki ve ne iyi ki…Piraye’nin böyle gelgitleri çok. Roman bu gelgitlerde biçimlenen bir aşkı anlatıyor.

Çok hızla, çok kolay okunan, tamamen olay akışına dayanan bir “best seller” örneği… Kerime Nadir geldi aklıma.

Diyarbakır, romanın önemli bir figürü. Okurun belleğinde, merak edilesi, ilgi duyulası bir kent olarak kalabiliyor. Görme isteği uyandırıyor. (Diyarbakır Kalesi’nin dünyada en büyük kale, surlarının ise Çin Seddi’nden sonra ikinci büyük sur olduğunu bilmiyordum.)

Forbes’in listesinden bir yazar olarak Canan Tan’ı okuma serüvenimden kalan budur.

*** Canan Tan, Piraye, Altın Kitaplar, 2005